Orada burada toplanmış binlerce insan, birbirlerine bakıyor, konuşuyor, gülüşüyor. Sanırsınız ki, aynı yüce sevgi ve özveri yasasına iman eden bu insanlar yaptıklarını görünce, kendilerine can verenin, her birinin ruhuna ölüm korkusuyla birlikte iyilik ve güzelliğe karşı sevgi duygusu verenin önünde pişmanlıkla diz çökecek, sonra da sevinç ve mutluluk gözyaşlarıyla birbirlerini kardeşçe kucaklayacaklar... Ama hayır! Beyaz bezler toplanacak, ölüm ve acı makineleri yeniden ıslık ıslığa çalışmaya başlayacak ve yeniden masum kanları dökülüp, yeniden inlemeler, lanetler duyulacak.
Her biri küçük birer Napolyon, küçük birer canavardır ve omuzlarına tek bir yıldız eklenmesi ya da maaşlarının üçte bir yükseltilmesi uğruna yüzlerce insanı öldürecekleri savaşlar çıkarmaya hazırdırlar.
Her gün bu türden çarpışmaların olmasına razıydılar, yeter ki işin ucunda altın kılıç nişanıyla tümgeneralliğe yükseltilme olsun. Kişisel yükselişi için milyonlarca insanın yok olmasına neden olan fatihlere canavar denilmesi pek hoşuma gider.
Kibir, kibir, kibir... Her yerde kibir. Hatta bir mezarın ağzında, yüce amaçlar uğruna ölmeye hazır insanlar arasın-da bile kibir. Kibir! İçinde bulunduğumuz yüzyılın karakte-ristik özelliği ve özel bir hastalığı sanki bu? Neden geçmiş toplumların yaşamında bu tutkudan veba ya da kolera ka-dar bahsedilmiyordu? Neden yüzyılımızda yalnızca üç tür insan var: Bunlardan birinciler kibir kaçınılmaz bir olgudur deyip onu adil bulur ve kendilerini gönül rahatlığıyla ona teslim ederler; ikinciler onu bir mutsuzluk olarak görürler,ama ona karşı konulamayacağını savunurlar ve sonuncular bilinçsizce, kölece kendilerini onun etkisine bırakırlar. Ne-den Homeros'lar, Shakespeare'ler aşkı, onuru, acıyı şakıdı-lar da, günümüzün edebiyatında yalnızca "Züppelik" ve "Gösterişçilik" öyküleri ha babam yinelenir durur?