Yirmi bir Ocak bin dokuz yüz altmış dört günü, hayata yabancı bir kadın olan annem doğum yaptı. Bunda olağanüstü bir şey yoktu, hatta gereğinden fazla olağandı bu durum.
Yine de ters giden bir şeyler olduğundan kuşkulanıyordum; yabancı bir dünyaya doğmuş olmak, dünyaya yabancılaşmayı gerektirmiyordu. Kimse dünyayı kendine benzetemiyordu, çünkü “kendi” diye bir kavramın farkında değillerdi ve benzetemedikleri şeye benzeyerek sıradanlaşıyorlardı. Kutsal kitaplar buna kader diyordur büyük olasılıkla ya da alınyazısı, belki de uydurulmuş başka bir sözcük, ne fark eder!
Hayat bize bir şey sunmadı, biz kendimizi ona sunduk. Bir anlamda, alınan kararlara uyduk. Yukarıda belirtilen tarihte doğmuş olmak beni şaşırtmıyor ama, annemin doğum sırasında ölmemiş olmasına sevinmeli miyim, yoksa üzülmeli miyim, henüz karar veremedim. Oysa ben ölsem annem üzülürdü. Üzüntünün ne kadarının doğuştan gelen bir güdü, ne kadarının öğrenilmiş , yani insana dayatılmış bir duygu olduğunu düşünmeden, öylesine üzülürdü işte!
Hayat bu kadarını hak etmiyor. Herkes ayrı ayrı konuşmaya başlasa, ama aynı şeyi söylese, hayat beni hak etmiyor dese… Keşke…
(…)
Sıradan günlerin peşi sıra dizildiğinden olsa gerek, tanrıya inanmak inanıp inanmamak gerektiğini bile sorgulamadım, onun bana inanmadığını bilmem, pek çok şey için yeterli oldu. İnsanları çok sevdiğimi hissettiğim an, aslında insanları sevmediğimi, onlara tahammül ettiğimi de anlayıveriyordum. İşin tuhafı bu duygu beni rahatsız etmiyordu, rahatlatmıyordu da!
Doğmuş ya da ölmüş olmak , belki de milyonlarca küçük tesadüfün birleşmesinden kaynaklanıyor. Doğurmuş ya da öldürmüş olma ihtimalini de göz ardı edemeyiz. Hepsi de bir bütünün birbiriyle ilişkili ya da tamamen ilişkisiz parçaları… Başka nedir?
Kendim hakkında söyleyebileceklerim bunlar.