Kebikeccc

Kebikeccc
@Ya_Kebikec_
En çok buna kırıldı ve üzüldü
Bana, Cumhurbaşkanı Gül'ü 7 yıl boyunca en fazla nelerin üzdüğü ve kırdığı sorulsa, görev süresinin neredeyse 5 yıl boyunca belirsiz bırakılmasını bunların başında sayabilirim. Gül seçildiğinde görev süresi 7 yıldı. Ama daha sonra yürürlüğe giren Anayasa değişikliği bu süreyi 5 yıla indirdi. Peki şimdi Gül 5 yıl mı, 7 yıl mı cumhurbaşkanlığı yapacaktı? Bu belirsizlik yaklaşık 5 yıl sürdü ve sürekli, ''Görev süreniz 5 yıl mı , 7 yıl mı?'' sorularına maruz kaldı. Ben, Cumhurbaşkanı'nın hiçbir soru karşısında bu kadar zorlandığını ve bocaladığını anımsamıyorum. Zira, cevabını kendisi de bilmiyordu. Bir gün makamında bu konuyu konuşurken ilk defa içini döktü: ''Ben, yurtdışı seyahatlerimde, hep Türkiye'nin ne kadar öngörülebilir bir ülke olduğunu anlatıyorum. Ama kendi görev süremi bilmiyorum. Her görüşmemde içimden, inşallah bana bunu sormazlar, diyorum. Çünkü nasıl bir cevap vereceğimi bilemiyorum.'' ''Peki, Sayın Başbakan'la bu mevzuyu aranızda hiç konuşmuyor musunuz?'' ''Ben, kendi durumumla ilgili konuşmam.'' Her hafta görüşmelerine rağmen, bu konu ikisi arasında nedense hiç açılmıyordu. Bu sıkıntı Ocak 2012'ye kadar sürdü. TBMM'ye sunulmak üzere Cumhurbaşkanı seçim kanunu taslağı hazırlanmıştı. Taslakta, Gül'ün görev süresi 7 yıl olarak belirleniyordu. Fakat taslağın içinde hiç ama hiç beklenmeyen bir madde daha vardı: ''2007 Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden önce seçilmiş cumhurbaşkanları ikinci defa seçilemez.'' Gül'e kendi partisi, bir daha seçilmesinin önünü yasayla kapatmak istiyor ve adeta yasak koyuyordu. Çünkü yasak kapsamına giren diğer eski Cumhurbaşkanları, Kenan Evren, Süleyman Demirel ve Ahmet Necdet Sezer'di. Onların yeniden adaylığı söz konusu olmadığına göre, madde tamamen ''kişiye özel'' idi. GÜL'DEN ADALET BAKANI'NA GİDEN MESAJ
Sayfa 122 - Doğan Kitap, sayfa 122, 123, 124.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
''O yasağı ben deleceğim''
...Başbakan Erdoğan hiç beklenmedik şekilde Facebook ve YouTube'u kapatabileceğini söyledi. Cumhurbaşkanı Gül’e 7 Mart'ta İstanbul'da cuma namazı çıkışı gazeteciler, Başbakan’ın bu sözleri hakkında ne düşündüğünü sordu. Cumhurbaşkanı şöyle dedi: ‘’YouTube, Facebook gibi platformlar dünyanın her yerinde geçerli olan şeyler ve bunların kapatılması diye bir şey söz konusu olamaz. Yalnız bu bu platformlarda herhangi bir şekilde bir suç işlenirse, birisine hakaret veya birisinin özel hayatına saldırı söz konusu olursa mahkeme kararı ile bunlar kapatılır ve gerçek anlamda suç neyse sanal ortamda da suç aynıdır. Ama herhangi bir şekilde özgürlüklerden geriye gidiş söz konusu değil. Biz Türkiye'de her zaman özgürlüklerin genişletilmesi ile ilgili yaptığımız reformlarla hep gurur duyuyoruz. Daha da muhakkak ki bunlar hep ileri gidecektir.’’ Cumhurbaşkanı, Başbakan Erdoğan'ın o kadar ileri gideceğine ihtimal vermiyordu. Ancak gelişmeler hiç de öyle olmadı. Twitter, YouTube ve Facebook'a erişim, TİB aracılığıyla toptan engellendi, yani yasaklandı. Türkiye bir anda sosyal medyayı yasaklayan ülke olarak dünya gündemine oturdu. Türkiye, bu yasakla Kuzey Kore gibi ülkelerin seviyesine inmişti. ‘’O yasağı ben deleceğim’’ Daha kısa bir süre önce böyle bir yasağın söz konusu olmadığını söyleyen Gül'ün, Twitter’a erişimin engellenmesinden sonraki ruh hali çok kötüydü. Hayal kırıklığı, şaşkınlık ve kızgınlık hepsi bir aradaydı. Her şeyden önce bu, hukuka aykırı bir uygulamaydı. Danışmanlarıyla bu konuyu konuşurken, hiç beklemediğimiz bir çıkış yaptı: ‘’Twitter'a konulan yasak anayasa ve yasaya aykırı. Bu yasağı ben deleceğim.’’ Artık sabrı gerçekten taşmıştı. Bu gidişe bir dur demek istiyordu. Cumhurbaşkanı mesajlarını tamamen kendisi dikte ettirdi ve Twitter üzerinden birbiri ardına
Sayfa 153 - Doğan Kitap, 2014 Yılı Sosyal Medya Yasağı, sayfa 153-154.
Kavgaya Giren, Kavgayı Ayıran
Bir gün Cengiz Çandar sohbetimiz sırasında bana şunları söyledi: ''Geçenlerde Amerikalı bir gazetece bana Gül ile Erdoğan arasındaki farkı sordu. Ben de şöyle bir benzetme yaptım. Bir sokakta iki kişi kavga ediyorsa Erdoğan gider o kavgaya karışır, Gül ise, kavgayı görünce o sokağa girmez ve yolunu değiştirir dedim.'' Gül'e anlattığımda bu benzetmeye tepki gösterdi: ''Hayır. Ben kavgayı görünce sokak değiştirmem. O sokağa girerim ve kavgayı ayırmaya çalışırım. Cengiz'e bunu böyle söyle.''
Sayfa 107 - Doğan Kitap
''Beni hapse atacaklar''
17 Ocak 2011 tarihinde Ruşen Çakır aradı. Sesi kaygılıydı: ''Hemen konuşmamız lazım. Ama telefonda olmaz. Yüz yüze konuşmamız gerek.'' O İstanbul'da ben Ankara'daydım. İlk uçağa atladı geldi. Endişeli olduğu her halinden belliydi: ''Cemaat beni içeri alacak.'' diye söze girdi. Ben allak bullak ''Neden, nasıl olur?'' diyebildim. O kaynağından emindi. ''Tamam. Sakin ol. Ben Cumhurbaşkanı ile konuşurum.'' dedim. Ruşen'i uğurladıktan sonra Cumhurbaşkanı'nın yanına gittim. Durumu anlattım. O da çok şaşırdı. ''Ben bir bakayım. Seninle daha sonra konuşuruz.'' Ertesi gün öğleden sonra cumhurbaşkanı beni çağırdı. ''Ruşen haklıymış.'' dedi: ''Ben müdahale ettim. Rahat olsun. Yalnız şimdi sana Emniyet'ten bazı isimler vereceğim. Ruşen'e söyle o isimlerle irtibatını kessin.'' Ruşen ile buluştuk. Kendisine Cumhurbaşkanı'nın söylediklerini aktardım. Derin bir nefes aldı. Haksız değildi. Bir anda kendisini, ne zaman çıkacağını bilmeden demir parmaklıklar arkasında bulması işten bile değildi. Cumhurbaşkanı Gül müdahale etmeseydi, Ruşen Çakır, Nedim Şener ve Ahmet Şık'tan önce hapse girecekti. Bu olaydan sonra Cumhurbaşkanı ''Ruşen'i gezilere daha sık alalım.'' dedi. Bu şekilde ona sahip çıktığını da göstermek istiyordu.
Sayfa 99 - Doğan Kitap
Kürt'e Kürt demek
O günkü en ateşli tartışma konusu ''Kürt sorunu'' ile ilgiliydi: Cumhurbaşkanı konuşmasında ''Kürt sorunu'' ifadesini kullanmalı mıydı kullanmamalı mıydı? Danışmanların bir bölümü buna kesinlikle karşı çıkıyordu. ''Bunun siyasi sonuçları olur. Tepki görürsünüz.'' gerekçesini dile getiriyorlardı. Arasında benim de bulunduğum diğer kesim, ''Cumhurbaşkanı bile bu sorunun adını koyamıyorsa, bu problem nasıl çözülecek? Sorunun adı artık doğru konulmalı.'' görüşündeydi. Cumhurbaşkanı'nın önünde tartışmalar uzadıkça uzadı. O önündeki notlara bakarak sessizce dinliyordu. Artık dayanamadım: ''Efendim biraz kaba olacak ama affınıza sığınarak bir şey anlatmak istiyorum.'' Kafasını kaldırdı ve ''Anlat'' dedi. ''Can Yücel, 12 Eylül darbesinden sonra bir şiir yazıyor. Şiirde bir g.t lafı geçiyor.'' Bunu söylediğim anda Cumhurbaşkanı dahil herkesin gözleri fal taşı gibi açıldı. O masada o sözcük nasıl dillendirilirdi. Herhalde çıldırdığımı falan düşünmüşlerdi. Ben, şaşkın bakışlar üzerimde konuşmamı sürdürdüm: ''Askeri savcı bu yüzden dava açıyor. Can Yücel, askeri hakimin karşısına çıkarılıyor. Hakim, 'Can Bey, şiirinizde niye bu g.t lafını kullandınız? Bunun yerine daha kibar bir ifade kullansaydınız.' der. Can Yücel ayağa kalkar. 'Hakim Bey, bu memlekette g.te g.t denir.' karşılığını verir. Bu ülkede de bu soruna Kürt sorunu denir. Biz burada arkadaşlarla bir saattir neyi tartışıyoruz anlamıyorum.'' Bunları anlatırken bir yandan da Cumhurbaşkanı'nın nasıl bir tepki vereceğini kestiremediğimden içim içimi yiyordu. Önce Cumhurbaşkanı, ardından masadakiler kahkahalarla gülmeye başladılar. Rahatlamıştım. O tartışma orada bitti ve Cumhurbaşkanı ''Kürt sorunu'' ifadesini TBMM'de şu şekilde kullandı: ''Uzun yılların bir realitesi olan demokratik standartlarımızın
Sayfa 87 - Doğan Kitap, 1 Ekim 2010 Meclis Açılış Konuşması