"Binlerce yıllık ilkel bir düşünüş biçiminin yarattığı bir alışkanlık olsa da, saçma sapan bir yanılsama sayılsa da, insana mutluluktan çok acı verse de, aşksız geçmiş bir ömür bence fakir bir yaşamdır."
"Doğru," dedi Timothy. "Aşkı tatmadan ölen bir insan bence de eksik bir yaşam sürmüştür ama bu benim için geçerli değil. Hani sizin o ünlü atasözünüz gibi, 'Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü,' diyorum artık ben."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İnanç," dedi Esra, duygusal ama ne dediğinden emin bir sesle, "bazen insanların gözlerini kör ediyor. Farklı olana hoşgörü gösterilmesini engelliyor. Kendinden olmayanların ölümünü, yok edilmesini doğal hatta gerekli bir olaymış gibi gösteriyor."
"Senin yanında kendimi tamamlanmış gibi hissediyorum" derdi."Sen olmadan yarım insan gibiyim." Babasından bu düşüncenin kökenlerini öğrenmişti. Platon, Şölen adlı yapıtnda, Aristophanes'in bir konuşmasına dayanarak, insanın bir türünün dört kollu, dört ayaklı, iki başlı Androgynos adlı varlık olarak yaratıldığını ama bu mükemmel yaratığı kıskanan Zeus'un onları ayırdığını, bu yüzden insanın ömrü boyunca hep öteki yarısını aradığını anlatıyormuş.
ister Sokrates ve Platon gibi önemli düşünürlerce, isterse Orhan ve Bernd gibi sadık aşıklarca dile getirilsin, Esra bunu
anlayamıyordu. Bir insan nasıl olur da başka birinde kendini bulurdu? Ya da kendini bulmayı bir insanla sınırlardı?