"Beyaz güllerinden bir tane verir misin bana?" "Memnuniyetle," dedin ve hemen bir gül çıkardın. "Ama belki de onlar sana bir kadının, seni seven bir kadının hediyesidir?" dedim. "Belki de," dedin, "bilmiyorum. Bana gönderildiler, ama kimden geldiğini bilmiyorum; zaten bu yüzden onları çok seviyorum." Sana baktım. "Belki de unuttuğun bir kadından gelmişlerdir!"
"Benim aşık olduğum erkek de hep yolculuğa çıkardı." Sana baktım, doğrudan gözbebeklerine bakıyordum. "Şimdi, işte şimdi tanıyacak beni!" diye titreyip sarsılmaya başlamıştı içimde ne varsa. Fakat sen bana gülümsedin ve teselli etmek istercesine şöyle dedin:" Ama yolculuklardan geri dönülür." "Evet," diye cevap verdim, "geri dönülür, ama o zaman zaten artık unutulmuştur."
- elbette bu hal, daha sonra sonsuz, neredeyse insanlığa aykırı denilebilecek bir unutuş içerisinde sönüp gidiyordu. Öte yandan ben de kendimi unutmuştum: şimdi, karanlıkta, senin yanında, kimdim ki ben? Bir zamanların o içi yanan çocuğu muydum, çocuğunun annesi miydim, yoksa bir yabancı mıydım?