Doğduğum günden bugüne kadar hayat ne kadar çok değişti. Dünyada, ülkede, toplumumuzda her şey o kadar hızlı bir şekilde değişiyor ki bırak oğluma anlatmayı birçoğunu kendim dahi anlayamıyorum. Daha ben bu hayata kendimi adapte edemezken oğluma neyi nasıl anlatacağım?
Oğluma bir kazak örüyormuş, evinde gördüm. Anladım ki hiçbir şey yarım kalmış bir örgü kadar iyi anlatamaz ölümü. Hiç bitmeyecek ama illaki başlanmış, yarım, cıvıl cıvıl bir kazak. Oğlum hiç giyemeyecek onu mezuniyetlerinde. Çünkü ölüm sadece ölü olmak değil, artık yaşamıyor olmak da. Daha acı olan bu.
Tuhaf şeyler düşünürken buldum kendimi hep. Tuhaf şeyler düşünmeye yatkınlığım meşhurdur. Ancak insan annesi ölünce daha da bir tuhaflaşıyor belli ki. Diyordum ki kendi kendime, ölmesi tamam. Hani razı olduğumdan değil ama en azından öldüğüne ikna olabiliyordum. Tamamdı işte, kayan bir yıldız gibi gittikçe solan ışığını ardında bırakarak kaybolup gidivermişti işte. Ama beni daha çok yaralayan şey artık yaşayamayacak olması oldu sanırım. Çünkü anladım ki İkisi aynı şey değildi. Artık ölü olması yeterince korkunç, hiçbir yüreğe sığmayacak kadar ağır bir şeydi. Ama artık yaşayamayacak, hiçbir şeyi göremeyecek, tadamayacak, o sarmaları bir daha saramayacak, oğlumun mezuniyetine gelemeyecek, benimle denize giremeyecek, yemek tarifi sormak için aradığımda telefona çıkmayacak, bir daha öyle anne anne kokamayacak olmasını ben nereye koyacaktım? Onun çalınan, kısa gelen, yarım kalan ömrünün hesabını ben kime soracaktım?