O daracık dehlizde kimin kime vurduğu belli değildi. Sadece hangi dinden olduğu anlaşılmayan gölgelerin kılınçları inip kalkıyor ve lağım, lisan-ı hal ile atılan naralar ve feryatlarla inliyordu.
Konstantiniye, uyuyan bir devin gölgesi gibi mehtabın altına uzanmıştı.
Şehrin uykuda olduğu anda bile, düşlerin görülüp kabusların gerçekleştiği, şehzadelerin boğdurulup rüşvetlerin hesaplandığı, gizli ittifakların imzalanıp şerbetlere binbir çeşit zehrin katıldığı o anda bile, sarayda kutsal emanetlerin bulunduğu o odada yanık sesli bir hafız, kendisinden öncekilerin yüz altmış yıldır aralıksız kıraat ettiği Kuran’ı, vecd içinde gözlerini kapayarak kimbilir kaçıncı defa okuyordu.