Sanırım bu kitabın bende bu kadar derin bir iz bırakmasının sebebi, kafamda kalıplaştırdığım sevgi kavramının ötesinde bir sevgi tanımı bulmamdı. Hepimizin ihtiyacını hissettiği ve eksikliği halinde olumsuz travmalar oluşturan bir kavram, var olmanın ve hayatta kalabilmenin gerekliliği.. Elbette net bir tanım yapmak zor. Kişi, deneyimi ve yaşantısına göre sevgiyi farklı şekillerde anlamlandıracaktır. Erich Fromm bu noktada net bir sevgi tanımı yapmaktan ziyade “sevme” ve “sevilme” isteğinin farklı boyutlarına yoğunlaşarak olgun bir sevginin gerekliliklerini tanımlıyor diyebiliriz.
Çarpıtılmış sevgi ve gerçek sevgi arasındaki farkları net bir şekilde görmemizi sağlıyor. Kitabı okurken yapılacak muhtemel sorgulamanın “Gerçekten sevebiliyor muyum?” olacağını düşünüyorum. Kitabın sonlarında altını çizdiğim ve bana ilham veren birkaç cümleyi paylaşmak isterim(Sf 106). -
“Gerçekten bir şey üzerinde yoğunlaşabilmek demek, insanın kendisiyle yalnız kalabilmesi demektir. Bunu yapabilmekte sevmek için gerekli olan yeteneği elde etmekten başka bir şey değildir. Başka birisine kendime yetemediğim için bağlanıyorsam karşımdaki kadın ya da erkek benim için bir cankurtaran olabilir belki ama aramızdaki bağ sevgi bağı olamaz. Çelişik gibi görünsede yalnız kalabilme yeteneği sevebilme yeteneğinin tek koşuludur.”
Maalesef yalnızlığı negatif bir durum olarak algılama eğilimindeyiz. Çaresizlik, kimsesizlik.. Bunun bir yetenek olduğunu düşünmek hiç aklımıza gelmemiştir. Fromm, yalnızlığı reddedişimizin altındaki sebebi kendimize bir cankurtaran arama arayışı olarak görüyor. Tam bu noktada saplantılı sevgiler düşüyor aklıma. “Gerçekten seviyor muyum yoksa karşımdakini cankurtaranım olarak mı görüyorum?”