Beş yıl boyunca evlat hasretiyle yüreği yandı tutuştu Gülcemal’in. Her yolu denediler Kemal’i ile. Hocalara giderek dualar yazdırıldı, ulu ocaklardan lokmalar okutulup dağıtıldı, adaklar adandı, türbeler gezildi, evliyalar ziyaret edildi ancak istedikleri sonucu bir türlü alamadılar.
Gülcemal; artık köydeki gebe kadınların yanına varamaz, varsa da duramaz olmuştu. Yeni bir gebelik haberi almaya görsün! Bu en yakını dahi olsa bir türlü kendi çocuğu olmadığı için acı bir sevinç yaşıyordu. Kahrından saatlerce kaderine ağlayacak hâllere düştü. Kucağına bebesini alan onu sarıp sarmalayan kimseleri gördüğünde boynunu büker uzaklarda ki deryalara dalar, daldığı her deryadan gözyaşları içerisinde çıkardı.
Hiçbir gebe kadına yâda bebesini kucağına almış olana haset etmezdi. Böylesi sahnelerde, yüreği ve zihninin orta yerinde, yoksunluğunu derinden hissederdi. İçinde bulunduğu ve bir türlü söküp atamadığı bu hissiyat, bir gölge gibi nereye giderse gitsin peşine takılır bir an olsun peşini bırakmazdı.
Sadece kendisini mi düşünürdü Gülcemal? En az kendisi kadar, eşi Kemal’in durumuna da kahrolurdu. Kucağına bir evlat veremediği aklına her düştüğünde yüreğinin acısı katmerlenir kendisine kızardı.
Eşini canından çok sevmesine rağmen, baba ocağını terk edip Kemal’le evlendiği günü her hatırladığında, o anı kötü bir şekilde anardı. Çocuk sahibi olamamalarının ve başlarına gelen diğer olumsuzlukların, ailesinin bedduasını almış olmasından kaynaklandığını düşünürdü. Engel olamadığı bu düşünce yüzünden, başlarına gelen tüm sorunların sebebi olarak kendisini suçlamasına yol açıyordu.
“Kemal’in ellerini ‘baba’ diye tutacak o küçücük ellerin hiçbir zaman olmayacağı aklına geldiğinde, Kemal’i bu duygudan mahrum bıraktığını düşünerek saçlarını yolardı. Bir yandan da hıncını alamayıp kendine