(..) hayata ait olmayan her şey edebiyata aittir, Tarih de öyle, (..) Resim de, müzik de, (..) Aslında resim zaten edebiyatın fırçayla yapılmış halidir. (Jose Saramago, Lizbon Kuşatması ‘nın Tarihi)
Roman doğa-insan ilişkilerini düşündürüyor.
Toplum içinde tamamen sınırlandırılmış, boğulmuş, kendini gerçekleştirememiş, psikolojik sorunlarla baş etmeye çalışan, özgüven gibi dezavantaja sahip bir kadın bedeni, doğaya gidince ne olur? Orada kurtuluş umudu var mıdır?
Bu kadın bedeni, kültürden çıkıp, sosyal hayattan çıkıp doğanın içinde bir özgürleşme alanı bulabilir mi? Doğa bir cennet bahçesi mi yoksa kabus mu?
Orada doğanın karanlıklarıyla ve vahşetiyle nasıl başa çıkılabilir ya da uyum sağlanabilir? Roman doğaya karşı mesafemizi ölçüyor.
Kültürel ve sınıfsal kodlarımızın dışına çıktığımızda nasıl bir cinsellikle karşılaşıyoruz?
Roman bizi feminizm ve gündelik hayat üzerine düşündürüyor.
Rus köylülerinin ezelden beri yapageldikleri alışkanlıkları vardır: Güzün tarlalarda işleri biter bitmez, tüm kışı geçirmek üzere Rus ocaklarına çekilirler.
Güz mevsiminde ortalık kararınca, sokağın sonunda bir yerlerde mutlaka bir ışık yanar, kahkaha sesleri, konuşmalar, gürültü ve patırtılar yükselir. Şarkılara balalayka ve keman sesleri eşlik eder. Köylüler bu yaşananlara “akşamlar” adını verirler.
Bu akşamlarda Arıcı Sarı Panko ve Foma Grigoryeviç karakterleri hikâyeler anlatır. Saf köylüler, kurnaz tipler ve abartılı ama tanıdık karakterlerin yer aldığı hikâyelerde aşk, dedikodu ve gündelik ilişkiler anlatılır.
Hikayelerin bir yerinde mutlaka, köy hayatının doğal bir parçası olarak cinler, şeytanlar, cadılar ve büyücüler devreye girer. Gogol öykülerini masalsı ve eğlenceli bir dille anlatır ve çoğu zaman gerçekçi ve anlamlı bir sonla bitirir.
Öyküleri halk anlatıcılarından duyup yazdığını söyleyen Gogol, öykülerin yalnızca bir kurgu olmadığını, yaşayan sözlü kültürün bir parçası olduğunu ima eder.