Eğer seni öpmem ve sonra Cehenneme gitmem gerekseydi, Giderdim...
Sonra şeytanlara, Cennete hiç girmediğim halde Onu görmüş olduğumla Övünebilirdim...
William Shakespeare
Paşa, sen Kürtçe bilir misin?' İsmet Paşa şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilmiyordu. O bir şey söylemeden ben araya girdim ve hemen, Ekselans, biz Kürtçe bilmeyiz. Zaten bizde Kürtçe konuşulmuyor ve böyle bir dil de yoktur,' dedim. Churchill adamlarından birine sordu. Öyle mi Mister, Kürtçe diye bir dil yok mudur?" deyince, adam daha inceden hazırlıklı, hemen ayağa kalktı, 'Olmaz olur mu efendim? Çok zengin bir Kürt dili ve edebiyatı vardır. İsterseniz, o ana kadar duymadığımız 'Diwana Cizîrî'den bir şiir okuyayım' dedi. Churchill oku dedi. Anlamıyorduk ama Farsçaya yakın, nefis ahenkli bir şiir okudu. Ve bu şiirin Kürtçe olduğunu söyledi. 'Öyleyse bu şiiri bize yaz dedi. Yazdı. Churchill, Bunu İngilizceye çevir' dedi. Çevirdiler. Bir de Fransızca yapın' dedi. Onu da yaptılar. Bir de Türkçeye çevirdiler. Ve bana, 'Mösyö, sen de gel bakalım. Bu üç dilden aynı fikri ifade etmek için, bakalım metne kaç yabancı sözcük alma mecburiyeti olmuştur' dedi.
Fransızcada hiç yoktu. İngilizceden üç beş Latin kökenli kelime çıktı. Kürtçe aslında dört-beş Arapça kelime bulundu Ama Türkçe nüsha gelince 'dır' ve 'ile'den başka, Türkçe bir şey kalmamıştı. Kimisi Arapça kimisi Farsça ve diğerleri de Avrupa'nın çeşitli dillerinden alınma sözcüklerdi. Churchill dört sayfayı da bizim önümüze koydu. Ayıp değil mi?' dercesine, Bakın efendiler, yok dediğiniz ve memleketinizin büyük bir bölümünde ana dil olarak konuşulan Kürtçenin zenginliğini görünüz' dedi.