Teee yıllar önce Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni okumuştum. Şimdi olsa asla okuyacağım bir kitap değil. Ne yazarla aramda bir bağ kurabildim, ne kelimelerle, ne de anlatılan hayatla. Okurken tek bir an bile “bu gerçek” duygusunu hissetmedim.
Şuna inanıyorum: Rahat insan yazar olabilir ama derin yazar olamaz. Büyük edebiyat, yoklukta, çatlakta, yarada doğar. Rahatlık üretir, ama rahatsızlık doğurmaz. Oysa beni tatmin eden metin, beni sarsmalı. Yerimden oynatmalı. İçimde bir şeyleri kanatmalı.
Pamuk’un anlattığı o saplantılı aşk, bana göre gerçek bir iç dünyanın ürünü değil. Daha çok steril, vitrinlik, düzgün paketlenmiş bir duygusal fantezi. Rahat bir yerden bakılmış, rahat bir yerden yazılmış.
Bence rahatken rahatsız olan insanın ne iç dünyasına ne de hayata gerçekten yaklaşılabilir. Çünkü acıyı tanımayan, karanlığı bilmeyen biri, insanı da tam tanıyamaz.
Elbette popüler kültürün şişirdiği kalemlerin bir alıcısı var. Olmasa zaten var olmazlardı. Ama ben onları edebiyatın kapısından bile içeri almam.
Benim için edebiyat bir oyalama değil.
Bir yüzleşme biçimi.
Vaktimi verdiğim kitap beni tatmin etmeli.
Rahatsız etmeli.
Hatta biraz canımı yakmalı.
Eğer okuduğum şey düz dizi tadındaysa, oturur dizi izlerim.
Kitap dediğin şey daha fazlası olmalı.
Ben kolay okunanı değil, zor hissedileni severim.
Tamara.
Çünkü -dediğim gibi- insanların çoğu ahmakkğa iman eder gönülden. Armut piş ağzıma düş misali en beceriksiz olanınız bile üstesinden gelebiliyorsa bu işlerin, neden gidip de okusun mektepte? Okuyacaksın diye onca para öde, üstüne doğal lığını ve doğrularını yitir; onca eziyetin karşılığında da hak ettiğin yere varama.
Okurların neredeyse yarısı tarafından engellenmişim. Tanıdığım ve anlaşamadığım okurların beni engellenmesini anlarım, saygı da duyarım. Ama hiç tanımadığım, hiç muhatap olmadığım okurlara ne oluyor?☺️