Sen kaynağı ara, asıl kaynağı... Bu kaynağa ya varır ya varamazsın. Yahut da vardım zanneder, kendini bir şövalye sanırken, bu hayat sirkinde ömrünün sonuna kadar bir palyaço kılıcı sallar durursun ama öyle de olsa yol, gene kaynağa götüren yoldur... Sen onu ara yavrum, sen suyu ara
Tabiat şartları, insan malzemesi,toplumun dokusunda yaşayan çatışmalar içerisinde yuvarlandıkça cesaretim kırılıyordu. Bu çatışmalar bizim isteklerimize göre silinecekleri yerde, kendi yapısına göre gelişiyordu. Sezişlerimiz ve özleyişlerimiz ile gerçekler yahut hayatın sert şartları arasında uçurumlar vardı. Bu uçurumlar kafamda gittikçe derinleşiyorlardı.
Dinin hükümlerini, milletin adını, vatan sınırlarını öğrettikte öğrenemediler mi? Verdiği vergileri, aldığımız askerleri, ne yaptığımızı söyledik mi? Bütün bunlara rağmen onun bugün burda olmasına şükretmeli. Yoksa bu at bir gün başını kaldırır ve bizi üstünden atabilir!
Pekiyi ama diyordum, bu insanlar kendi sefaletlerinden niçin kendileri sorumlu olsunlar? Evet, kendi maddi ve manevi sefaletlerinden? Yüzyıllar boyunca bu insanlara ne verdik? Köylerine yol mu yaptık? Yol başına mektep mi kurduk? Camisi, muallimi, imamı var mı? Hastalıklarıyla mı savaştık? Eşkıyayaya, toprak ağasına, şeyhe, mütegallibeye(zorba) karşı onu koruduk mu?