Hikâye, başındaki Uygur masalıyla açılır: Yüzbaşı Burkay’ın evliyken başka bir kadına âşık olması sonucu ruhunun lanetlenerek asırlar boyu ıstırap çekmeye mahkûm edilmesi anlatılır. Bu masal, aslında bütün romanın özetidir. Ana olay örgüsü ise Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçer. Selim Pusat, Osmanlı’ya bağlılık yemini etmiş bir subaydır; yeni rejimi yetersiz bulduğu için ordudan atılır, “vatan haini” damgası yer ve iç dünyası çöker. Eşi Ayşe’nin öğrencisi Güntülü’ye duyduğu tutkulu aşk, onu ruhsal bir bunalıma sürükler. Bu aşk, binlerce yıllık ruh göçüyle bağlı bir lanettir; Selim, Burkay’ın reenkarne hali gibidir.
Roman boyunca Selim’in halüsinasyonları, iç monologları ve sembolik karşılaşmaları ağır basar. Atsız, karakterin psikolojik tahlilini büyük ustalıkla yapar: Şeref kavramı, askerlik ideali, aşk ile görev arasındaki çatışma, gurur ve çöküş... Kitap, Selim’in “ruh adam” oluşunu, yani bedensel varlıktan öte ruhsal mücadelesini işler. Temalar arasında nefis mücadelesi, reenkarne döngüsü, yalnızlık, yabancılaşma, millî hafıza ve tasavvuf eleştirisi öne çıkar. Türk mitolojisi, şamanizm ve tarihî göndermelerle zenginleşen eser, Bergson’un “süre” kavramıyla da yorumlanmıştır; Selim’in ruhu zamandan ve mekândan aşkındır.
Kitabın sonu oldukça üstü kapalı ve etkileyicidir. Selim, rüyasında veya ruhsal bir boyutta Büyük Mahkeme’ye çıkarılır. Savunucusu yoktur, kaderi benzer bir subayla dövüşmeye mahkûm edilir ve yenilir. Uyanınca (veya o anda) duvardaki gençlik fotoğrafından iner gibi fiziksel olarak yok olur; eşine kısa bir veda notu bırakır. Epilogda ise bir kız lisesi töreninde yeni bir karakter üzerinden lanetin ve ruhsal acının döngüsünün devam ettiği ima edilir. Bu kapanış, açık bir ölüm veya mutlu son vermez; okuyucuyu sembolizmle düşündürür.
Sonuç olarak Ruh