Belki az önce belki günler belki çağlar önce, yine arabada yol alıyor yine o eve gidiyordum. Hava zindan gibi karanlıktı... yorgun direklerdeki silik- titrek ışıklar, karanlıkla boy ölçüşmeye çalışıyordu.. Oysa şimdi her yer nasıl da parlak... Güneş ne kadar kuvvetli, ne kadar kararlı ve sözünün eri görünüyor.. belki saatler sonra..... belki hemen.... karanlığın bu ışığa galip geleceğine kim inanır... Şu binlerce ayağın çiğnediği yolun alt üst olacağına, belki dehşet bir gürültüyle çöküp cehennemi boylayacağına.... Şu ağaçların.... şimdi derine, daha derine kök verirken ve nice rüzgarlar yalnızca yapraklarını titretirken.... Günün birinde cılız bir rüzgarın parmak uçlarıyla, koca bir çatırtıyla yerle bir olacağına kim inanır.... Şu kuşların, göğün avuçlarına sığmayan kanatları ve yeryüzüne taaaa tepelerden hoş ezgiler taşıyan gagalarıyla..... tüylerindeki binbir renkle bize eski dünyada unutulmuş ve anımsamak için kendini ateşe verip tutuşanların dumanını getirirken.... günün birinde amansız bir avcının nefretiyle yere serileceğine kim inanır... Ah şu insanlar.... kendi sahnelerinde başkalarının oyunlarını oynarken ve gözlerinin keskinliğine güvenip karartırken kendi perdelerini yabancı renklerle.... Hiç ağlamayı tatmamış gibi sahtece, ruhsuzca, nankörce gülerken.... Ve sanki hiç gülmemiş gibi riyakar bir hüzünler dökerken yüzünü......şehirler büyüdükçe, kendinin de büyüdüğünü sanırken, günün birinde bir oyuğa sığacağına kim inanır..