Güneş ve Ay, kayıp geçmişlerin, kadim kehanetlerin ve kaderin zincirlerini kırmaya çalışan iki güçlü karakterin yollarını kesiştiriyor. Lunabelle Elaıne; ailesine ve geçmişine dair hiçbir şeyi hatırlamayan, sırlarla örülü bir genç kadın. Solaris Blaze ise içindeki karanlıkla savaşan, sorumluluklarının yükünü omuzlarında taşıyan bir prens. Kehanetle şekillenmiş bir dünyada, yolları kesiştiğinde ise yalnızca aşk değil, tüm dengeler sarsılıyor.
Kitap tam 650 sayfa olmasına rağmen bir solukta okunuyor. Selin Demirkıran’ın kalemi akıcı, sayfalar su gibi aktı. Özellikle yazarın yarattığı evreni sevdim. Fantastik yaratıklar, büyü sistemi, kehanetler ve bu dünyanın iç işleyişi oldukça katmanlıydı.
Solaris hakkında konuşmadan olmaz tabii! Tam anlamıyla bir green flag! Nazik, güçlü ama kırılgan tarafları da olan, okurun içini ısıtan bir karakter. Lunabelle’e karşı hissettiklerini görmek hem duygulandırıyor hem de heyecanlandırıyor. Evet, nişanlı olduğunu Lu’ya söylememesi büyük bir olay gibi görünse de, işin iç yüzü çok başka ve hak verilebilir noktalara dokunuyor. Bu karmaşık durum, onların aşkını daha derin ve gerçekçi kılmış.
Tek eleştirim, akademiye doğru olan yolculuk kısmı biraz fazla uzun tutulmuş. Elbette karakterlerin gelişimi için önemliydi ama o bölüm biraz daha kısa olsa hikâyenin temposu daha dengeli olurdu. Yine de bu durum kitabın genel sürükleyiciliğini çok fazla etkilemiyor. Çünkü her bölümde merak duygusunu taze tutan sürprizler, küçük kırılmalar ve büyük sırlara dair ipuçları var.
Güneş ve Ay, sadece bir başlangıç hissi veriyor. Devam kitabı kesinlikle merakla bekleniyor çünkü bu dünyada hâlâ çözülmemiş çok sır, açığa çıkmamış çok his var. Eğer fantastik kurgu seviyorsanız, güçlü karakterler, sürükleyici bir aşk ve kadim kehanetler arasında kaybolmak