Dagmar söyle yazıyor:
"Annemle ne zaman konuşsam, bedenimde bir zehrin dolaştığını ve orada bir yara, ülser açtığını hissediyorum. Bunu öyle görmemeye çalışıyorum çünkü bunu görmek kendimi suçlu hissetmeme sebep oluyor. Sonra yara iltihap toplamaya başlıyor ve her seferinde depresyona giriyorum. Gerçek duygularımı kabul etmeye çalışıyorum ve onları hissetmeye, öfkemin şiddetini görmeye hakkım olduğunu söylüyorum kendime. Her zaman iyi duygular olmasalar da, duygularımı kabul ettiğim zaman, yeniden nefes almaya başlıyorum. Gerçek duygularıma sahip çıkmama izin veriyorum. Bunda başarılı olursam, kendimi daha iyi, daha canlı hissediyorum ve depresyonum geçiyor.
Ne var ki, görünüşe göre, annemi anlamaya, onu olduğu gibi kabul etmeye, yaptığı her şey için onu affetmeye çalışmaktan vazgeçemiyorum. Her seferinde bunun bedelini depresyonla ödüyorum. Bunu fark etmenin yaraları iyileştirmek için yeterli olup olmadığını bilmiyorum ama bana sürekli annemle olan ilişkimi düzeltmem için yardım etmeye çalışan ilk terapistimin aksine yaşadıklarımı çok ciddiye alıyorum. Terapistim onu olduğu gibi kabul edemiyordu. Ben de edemiyordum. Ama gerçek duygularımı ciddiye almazsam kendime nasıl saygı duyabilirim ki? Bunu yapmazsam, kim olduğumu bilemem, kime saygı duymam gerektiğini bilemem."