İnsansız, iklimsiz, idealsiz, yeryüzü karşısında da yıldızlar karşısında da etkisiz,hayata benzemeyen, hatta ölüme de benzemeyen bir ülkeyi düşlemeye hiç ara vermedim,var olmanın cazibesiyle büyülenmiş bakışımı ayıramadığım belli belirsiz gümüşi bir pus imparatorluğuydu bu.
Uzuvlar bedene asılı kalır, ama artık bedenin uzuvları değildirler, beyin, artık kendini tanımayan asi ve dağınık bir düşüncenin başını çeker, kalp hâlâ çarpar ama bir başka kana ihtiyaç vardır, iç çekiş yıldırıma imrenir, akıl kendi geçmişini boşuna arıyor gibidir,kendine yabancılaşmış ruh ise kendinden pişmanlık duyar ve sanki "geçmişteki ruh nereye gitti" diye sorar.
İnsanların bakışlarını ve tavırlarını okuyan kimsenin bundan çıkaracağı tek bir ders vardır, kalbin taşlaşması, ve önereceği tek bir ideal vardır, yalnızlık.
Her deneyimden sonra, yani her bütünlükten ve her hayal kırıklığından sonra kişi kendi içindeki potansiyel bir kaygıyı tüketir, bir iç daralmasını ardında bırakır. Başka sınavlar onu bekler onu ki bunların bedeli kendi umut hesabından kesilecektir.