Hiç hasta olmasak, sağlığın ne olduğunu bilemeyecektik. Hiç açlık çekmesek, toklugun keyfini çıkaramazdık. Hiç savaş olmasa, barışın değerini bilemezdik ve eğer kış hiç gelmese, baharın da geldiğini farketmezdik.
"Tanrı hem gece hem gündüzdür, hem kış hemde yazdır, hem savaş hem de barış, hem açlık hem de tokluktur,"
Varoluşunu ne kadar çok düşünürse düşünsün, hemen yaşamın sonu olduğu düşüncesi geliveriyordu aklına. Bunun tam terside geçerliydi: Bir gün yok olacağını kuvvetle hissederse, yaşamın nasıl sonsuz bir değere sahip olduğunu asıl o zaman anlıyordu. Madalyonun bir yüzü ne kadar büyük ve belirginse, diğer yüzüde o kadar büyük ve belirgindi. Yaşam ve ölüm aynı şeyin iki yüzüydü.
Bazen dış görünüşünü o kadar acayip buluyordu ki, sakın bir doğum hatası olmasın, diye soruyordu kendi kendine. Zaten anneside zor bir doğum olduğunu anlatmıştı. Ama insanın nasıl göründüğü, doğumuna mı bağlıydı gerçekten?
Kim olduğunu bilememesi komik değil miydi? Ya kendi görünüşünü belirleyememek biraz fazla kaçmıyor muydu? Sanki beşiğinde gelip bulmuştu bu görünüş onu. Arkadaşlarını seçebilirdi belki, ama kendisini seçmemişti. Hattâ insan olmaya bile karar vermiş değildi.