ık. Meyveleri yiyip ellerimizi otlara sildikten sonra,
Hasan'a kitap okurdum.
Hasan yere bağdaş kurar, nar yapraklarının arasından süzülen güneş ışığı yüzünde oynaşırken sessizce
beni dinler, arada bir, yerden bir ot kopartırdı. Hasan'ın tıpkı Ali gibi, daha doğrusu Hazaralann çoğu gibi,
okuma yazma öğrenmeyeceği daha doğduğu an, belki de Sanaubar'ın isteksiz rahmine düştüğü an
kararlaştırılmıştı - okuyup yazmak bir hizmetkârın ne işine yarayacaktı kir Ama sözcüklerin gizemi, cahilliğine
karşın, ya da belki cahilliği yüzünden Hasan'ı müthiş çekiyor, bu yasak ve gizli dünya onu büyülüyordu. Ona
şiirler, öykükr, bazen de bilmece okurdum; ama bunları çözmekte benden kat kat üstün olduğunu görünce,
bilmeceleri kestim. Ve herhangi bir çekişmeye yol açmayacak şeyler okumaya başladım; Nasrettin Hoca'yla
eşeğinin başına gelen aksilikleri, gülünç olayları, örneğin. O ağacın altında saaderce, güneş batıncaya kadar
otururduk, ama Hasan havanın hâlâ bir masala, hiç olmazsa bir paragrafa yetecek kadar aydınlık olduğunu
ileri sürerdi.
Hasan'a kitap okumanın en zevkli kısmı, onun anlamadığı, irice bir söze rastladığımız zamanlardı. Onunla
alay eder, cahilliğini yüzüne vururdum. Bir keresinde, yine Nasrettin Hoca'nın bir öyküsünü okurken, beni
durdurdu. "Bu sözün anlamı ne?"
"Hangisinin?" "Ebleh."
"Anlamını bilmiyor musun?" dedim, sırıt