Eğitim ve ulusal bürokrasi, köyü bile, komşuların ve yakınların bildiği ('Topal Pakito' gibi) gözde adlar ve lakaplar ile okulun ve devletin verdiği, yalnızca otoritelerin bildiği ('Francisco Gonzales Lopez' gibi) resmi adlar arasında bölünmüş şizofren bir topluluğa dönüştürdü.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Tarihçilerin on dokuzuncu yüzyıl sonlarından çıkartabileceği en açık sonuç, ne yazık ki sadece para dökmenin, bir altın sanat çağı yaratmaya yetmeyeceğidir.
Fakat, on dokuzuncu yüzyılın üçüncü çeyreğindeki çelişkiler, belki de en kronik çelişkilerdi: Çalışma ve haz bir arada var olmaktaydı, fakat birbirleriyle sürekli çatışıyorlardı. Öte yandan, cinsellik bu çelişkinin kurbanlarından biriydi, ikiyüzlülükse galibiydi.
Bu memleketteki gelişmelere karşın Atatürk, çağdaş Türk toplumu tasarısını seküler bir eğitim sistemi ile genç kuşaklara mal etmesini bilmiş, devrimlere yasal ve kurumsal bir çerçeve kazandırmış ve bunları merkeziyetçi aydın bir bürokrasi eline vermiştir. Başka deyişle Atatürk, devrimlerini sistemli bir şekilde halk egemenliğine dayanarak, halk için gerçekleştirdiği imajını verdiği halde, Afganistan ve İran'da reform, kişisel patrimonyal bir egemenliğin eseri olarak gündeme gelmiştir.
İtilâf Devletlerine yenik düşen milletler arasında, galiplerin dikte ettiği ağır barış koşullarını reddeden ve eşit koşullarla onları yeni bir barış imzalamaya zorlayan ilk millet Türklerdir.