Bir ağacın altına oturduk. Ona baktım ve;
-Ben sizi eskiden tanıyorum, dedim.
Bana, çocukluğumuz beraber geçmiş gibi geliyordu. Gülümsedi ve bir besteyi mırıldanmaya basladı. Bunu ilk defa işittiğimi biliyor, fakat gene de, yıllardan beri her gün dinlediğimi zannediyordum; bu ân içinde erimek, yok olmak veya karşı sahile doğru haykırarak, bu âna hasretle geçen yirmi sekiz senemi geri çağırmak istiyordum.
Kollarından tuttum. Silkinerek kurtuldu ve:
-Bunu yapmıyacaktınız, dedi.
Gözleri gözlerimin içindeydi ve bana kırılmış, gücenmiş gibi bakıyordu. Kalbim burkularak:
- Niçin, dedim; bu fena birşey mi? Yemin ederim, yanımda annem olsaydı, arkadaşım veya kardeşim olsaydı, ben aynı şeyi yapacaktım.
Rengi uçmuştu. Güzel dudakları titredi ve:
- Affedin, diye mırıldandı.
Sonsuz bir elemle devam ettim:
-Zaten başka ne ümid edebilirim ki...
Birdenbire ellerimden tuttu: Göğsü inip kalkıyordu. Yüzü pençe pençe idi. Göz pınarlarında birer damla pırıldıyordu:
-Her şey, diye kuvvetle söylendi ve aynı kuvvetle ısrar etti; her şey ümid edebilirsiniz.