Proust,kıskançlığın sadece bir başkasına duyulan güvensizlikten ibaret olmadığını, aslında insanın kendi içinde büyüttüğü bir saplantı olduğunu gösteriyor okuyucuya... Kitabı okudukça fark ediyorsunuz ki, kıskançlık çoğu zaman sevgiyle karıştırılıyor ama aslında altında yatan şey korkularımız, geçmişten getirdiğimiz yaralar ve kendi kendimize verdiğimiz zarar.
Proust, kıskançlığı anlatırken bir olay örgüsünden çok, bir ruh hali yaratıyor. Karakterlerin hissettiklerini öyle derinlemesine anlatıyor ki, bazen onların kıskançlıkla nasıl boğuştuğunu, bazen de bu duygunun nasıl sevginin bile önüne geçtiğini görüyorsunuz. En etkileyici tarafı ise şu: Kıskançlığın aslında ne kadar büyük bir zaman kaybı olduğunu gösteriyor. İnsan, başkalarını ve onların hayatlarını düşünerek kendini nasıl tükettiğini fark ettiğindegeriye büyük bir hüsran kalıyor.
Ama işte, kıskançlık sadece bir zayıflık değil. Proust’a göre bazen insanın kendini tanıma yolculuğunun bir parçası. Çünkü kıskandığımız şeyler, aslında bizim en büyük korkularımızı ve en çok eksikliğini hissettiğimiz şeyleri açığa çıkarıyor. Kitap, bunu fark ettikçe kıskançlığa başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.
Yavaş ilerleyen, sabır gerektiren ama her satırında insan psikolojisini deşifre eden bir kitap. Eğer kıskançlık hakkında sadece basit bir hikâye bekliyorsanız, burada bambaşka bir şey bulacaksınız: ' Kendi ruhunuzun aynasını.'