Victor Frankenstein, yüzeyde bir bilim ve korku hikâyesi gibi görünse de aslında insanın yaratma arzusu ile bunun sorumluluğu arasındaki derin çatışmayı anlatır. Victor Frankenstein, yaşamla ölüm arasındaki sınırı aşarak bir varlık yaratır; ancak onu kabul etmek yerine ondan kaçar. Böylece en büyük trajedi başlar: İnsan, kendi yarattığı şeye düşman olur!
Psikolojik açıdan bakıldığında bu hikâye, insanın kendi içsel parçalarıyla kurduğu ilişkiye dair güçlü bir metafordur. Victor bilinçli zihni temsil ederken, Frankenstein's Monster bastırılmış duyguların ve travmaların simgesine dönüşür. İnsan, kabul etmediği yönlerini yok saydıkça, bu yönler daha güçlü ve yıkıcı şekilde geri döner. Yani “canavar”, bastırılanın geri dönüşüdür. Film aynı zamanda bilimin sınırlarını sorgular. Victor’un yaptığı şey, “yapabilirim” dürtüsüyle hareket ederken “yapmalı mıyım?” sorusunu göz ardı etmektir. Ölümü yenmeye çalışırken etik değerleri ihmal eder ve sonunda kontrol edemediği bir gerçeklikle yüzleşir. Bu da bilimin, sorumluluk ve etik olmadan ilerlediğinde nasıl yıkıcı olabileceğini gösterir.
Yaşam ve ölüm teması ise anlatının en çarpıcı boyutlarından biridir. Ölümün kesinliği ortadan kalkar, ancak geri dönen yaşam eksik ve yabancı bir hâl alır. Ve geriye tek bir soru kalır: Yaşamak sadece var olmak mıdır, yoksa kabul görmek, sevilmek ve anlam bulmak mı?
Belki de en sarsıcı gerçek şudur:
Bazen gerçek canavar, yaratılan değil…
Onu yaratıp sorumluluğunu almayan kişidir.
#VictorFrankenstein
Zübeyde Tatli