Bence ölümün en karanlık yanlarından biri, ben öldüğümde tüm dünyamın, yani anı dünyamın bugüne dek tanıdığım herkesin içinde bulunduğu o zengin ve kökleri çok sağlammış gibi görünen dünyanın benimle birlikte kaybolup gidecek olması. Puf! İşte bu kadar.
Yaşamak ile sorgulamak arasında bir seçim yapmam gerekirse her defasında yaşamayı seçerim. Açıklama illetinden itinayla sakınırım. Bunu sana da tavsiye ederim. Bir şeyleri açıklama dürtüsü, modern düşüncenin salgın hastalığıdır. Bu virüsü en çok da çağımızın terapistleri taşır: Görüştüğüm her terapistte bu bağımlılık yapan, bulaşıcı hastalık vardı. Açıklama, bir yanılsamadır; bir serap, bir kurgu, teskin eden bir ninnidir. Açıklama, herhangi bir varoluşa sahip değildir. Hatta gerçek adını da söyleyelim: Ödleklerin, varoluşun rizikosunun, fütursuzluğunun ve değişkenliğinin yarattığı, o insanın betini benzini arttıran korkuya karşı geliştirdikleri bir savunmadır.
Haftalar boyunca, yalnız kaldıklarında pek az konuştular, hiçbir zaman da birbirlerinden söz etmediler ama bu sessizlikte güceniklik yoktu. Kelimelerle sınırlanamayacak kadar ince bir anlayışın sessizliğiydi bu. Akşamları birlikte aynı odadayken, hiçbir şey söylememelerine rağmen, birbirlerinin varlığından memnundular. Ellerin kenetlenmesi gibi bir gülümseme.
“Bir yığın insanın salak olması, iyiyi görememesi, o kadar da kötü değil. İnsan kızamaz ona. Ama görebildiği halde iyiyi istemeyen insanı anlayabilir misin?”
“Hayır.”