Bugün günlerden yağmurlu bir cumaydı. İşten çıkmış otobüste kafamı cama dayayıp "çok eski şarkı" isimli müziği dinliyordum. Sözlerinde "iznin olmadan hala seviyorum seni" geçiyordu. Evet, onun izni olmadan hala onu seviyordum. Onu "kafamda dönüp duran plaklar" gibi çalıp duruyordum adeta...
Sanki bedenime tüm esaretiyle nüfuz etmişti de ben bir türlü ondan bana kalan prangaları atamamıştım üzerimden.
Sanki ellerimden hala sımsıkı tutuyordu da ben onu uçurumdan itmiş gibi hissediyordum. Oysa onun beni terk edişinin üzerinden iki koca yıl geçmişti. İki büyük koskoca yıl.
Yediğim yemekler bile onsuz tatsız geliyordu. En sevdiğim yağmurlu havalar bile artık bana cenaze merasimi gibiydi. Onu özlemiyordum ama onunla olan anılarımı her saat hatırlıyor ve özlüyordum.
Artık yüzü aklımdan siliniyordu. Sesi, kokusu, nefesi, elleri, sarılışı... Onu özlemeyi özlüyordum. Onu sevmeyi seviyordum. Onsuz olup ardından ona kavuşmayı...
Bu aşk mıydı hiç bilmiyorum ama özlemenin ne demek olduğunu iliklerime kadar o yanımdayken bile yaşıyordum.
Onun adı mı? Adı Zehra'ydı. İsmini pek sevmezdi ama ben ona çok yakıştırırdım. Çünkü anlamı "güzel yüzlü, iyi kalpli kadın" demekti. Ve o benim gözümle görüp görebileceğim en güzel kadındı. Zira onu tanıdıktan sonra herkese kör olmuştum.
Zehra çok zeki, azimli, çalışkan ve tutuğunu koparan bir kadındı. Yaşı 30'a yakındı ama şu yaşına kadar kimseyi sevmek bile istememişti. Başta bunu duyunca onun çok kendini beğenmiş bir kişiliğe sahip olduğunu düşündüm. Ama sonradan anladım ki bu düşüncesinde çokça haklıymış.
Onunla bir Kızılay etkinliğinde tanışmıştım. Çocuklarla deliler gibi eğleniyor ve gülüyordu. Açıkçası onun bu hali beni epeyce şaşırtmıştı. Çünkü o normalde çok ciddi bir kadındı. Ve özellikle erkeklere karşı çok daha ketumdu. Bu yüzden