• Sen hiç
    Yarısına geldiğin bir kitabın
    Sana yazıldığını anlayıp seni yazdığını anlayıp
    Sonunu onsuzluk gibi bilip
    Ağlarken yarım bıraktın mi

    Namık Bahar
  • Öykünün ilk bölümü şu linktedir:
    #30165955


    Filiz için iki insanın birbirinden hoşlanması, sevmesi mucizeydi. Ama o mucize, gerçek olmuştu.

    Filiz ile Can yaklaşık 8 aydır birlikteydiler. İkisi de farklı şehirlerdeydi ve ikisinin de işleri çok fazla yoğundu. Bu yüzden 5 aydır yüz yüze görüşememişlerdi. Ama her gün telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı.

    Filiz 5 ay boyunca zaman zaman Can'ı ve ilişkilerini düşünüyor, bu duruma inanamıyordu. Nasıl inansın ki? Hayatında ilk kez duyguları karşılıklıydı. Meğer ne de güzel şeymiş karşılıklı duygular. Meğer ne kadar sıcakmış başka birinin yüreğini yüreğinde hissetmek.

    Filiz için Can, hayali bir kahramandı. Var olan ama asla ulaşılamayan bir kahraman...

    Can'dan bir mesaj geldi: " Yarın geliyorum. Ne zaman ve nerede buluşalım? "

    Yarın mı? Böyle aniden olacak şey mi bu? Kalbimin atışı nasıl da hızlandı öyle. Bu adam, elimi ayağıma dolaştırmayı çok iyi biliyor doğrusu. Nerede, ne zaman buluşsak ki? 1'de caddenin sonundaki kafede buluşalım en iyisi.

    Ne giysem acaba? Siyah, üstü çiçek desenli elbisemi giyeyim, altına da siyah ayakkabımı giydim mi tamamdır.

    Bu heyecanla rahat rahat uyuyabilecek miyim ki? Bin bir türlü hayal kurup uyuyamazsam hiç şaşırmam.

    Ertesi gün Filiz, buluşma için hazırlanıp evden çıktı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbinin atışı hızlanıyordu. Nihayet, kafeye vardı.

    Filiz, Can’ın içeride köşedeki masada oturduğunu gördü.
    Can uzun boylu, hafif esmerdi. Gözleri koyu kahverengiydi ve siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı. Üzerinde beyaz bir gömlek, altında mavi kot pantolon ve siyah spor ayakkabı vardı. Uzun, siyah saçları arkada toplanmıştı.

    Filiz ise minyondu. Gözleri açık kahverengiydi. Uzun, kumral saçlarını özenle taramıştı. Kırmızı tacı ve tacıyla aynı renkteki çantasıyla çok hoş görünüyordu.

    İnşallah, heyecandan elim ayağıma dolanmaz, dilim tutulmaz! Eğer öyle olursa rezil olurum vallahi!

    Filiz derin bir nefes aldı ve Can’ın oturduğu masaya doğru ilerledi.

    Buluşma oldukça keyifli geçmişti. İkisi de zamanın nasıl geçtiğini anlamamış ve ayrılık vakti gelip çattığında ikisinin de yüreği burkulmuştu.

    Bana bakışları mı değişmiş, yoksa bana mı öyle geldi? Onu ilk kez gördüğüm günden daha derindi bakışları. Nasıl tarif edilir ki… Boncuk boncuk bakıyordu. Karşımda bana bakan iki siyah boncuk vardı. Öyle derin ve sıcaktı ki bakışları, dalsam ve hiç çıkamasam o bakışlardan hiç korkmazdım, hem de hiç…

    Filiz için Can’dan ayrı olmak, onu istediği zaman görememek bazen çok zor oluyordu. Hatta “zor” kelimesi bile onun neler çektiğini anlatmak için yetersiz kalırdı. Böyle zamanlarda ona güç veren bir şarkı vardı. Bu şarkı, Can’ına can, kanına kan katıyordu. Şarkıyı dinlerken Filiz’in yüreği huzurla, mutlulukla doluyordu.

    Kim demiş uzaksın diye
    Burdasın burdasın işte
    Tam şuramda göğsümde
    Benliğimde içimde

    Sıcak sımsıcaksın
    Her an yanımdasın
    Nefes alışım gülüşümsün
    Sıcak sımsıcaksın
    Her an aklımdasın
    Seslenişisin kalbimin

    Ellerimin titremesi
    Korkum, heyecanım, umudumsun
    Şiirlerim sen resimlerim sen
    Tesellim, özlemim, mutluluğumsun

    Dudağımda tek şarkım
    Kadehimde tek içkim
    Aklımdaki tek isim
    Kim demiş uzaksın diye


    Can’ım sıcacık, yumuşacık. Elleri, yanakları yumuşacık. Yüzü de kalbi kadar güzel. Her şeyini severim onun.

    Gözleri olmazsa yüzünü severim. Elleri olmazsa saçını severim. İlla ki sevecek bir şey bulurum onda. Hiçbir şeyi yoksa o güzel kalbini severim. Zaten ilk sevdiğim kalbi değil miydi? Öyleydi tabii.

    Kimsenin parmakları onunkiler kadar ilgilendirmez beni. Bana ne ki başkalarının parmaklarından! Can’ımın serçe parmağını bile ayrı severim ben. Çünkü o Can’ımındır. Her bir parmağını, kirpiklerinin her birini, saç tellerini ayrı ayrı severim, hiçbirine kıyamam.

    Kıyamam diyorum ama ona kıymıştım zamanında. Nasıl kıyabildiysem güzel kalplime.

    İkinci buluşmamızdı. Görüşmeyeli neredeyse üç ay olmuştu. Aradan bu kadar uzun zaman geçtiği için mi, korktuğum için mi, yoksa her ikisi yüzünden mi bilmiyorum. Ama ona karşı yakınlık hissetmediğimi- hem de bunu buluşmanın daha en başında- söylemiştim. Bunu nasıl, neye dayanarak söylemiştim?

    Korkularımın esiri mi olmuştum? Evet, kesinlikle bu yüzdendi. Korkmuştum işte! Yine aynı şeyleri yaşamaktan korkmuştum!

    Öyle deyince nasıl da gözleri dolmuştu güzel kalplimin. Benim yüzümden o güzel gözleri dolmuştu. Kıymıştım işte ona.
    Dilim tutulsaydı da o an, güzel kalplimin gözleri dolmasaydı keşke.

    Vedalaşmak da ne zormuş öyle! İşte o an anlamıştım vedalardan neden hoşlanılmadığını.

    Daha o günün akşamında pişman olup bunu ona söylemiştim. O da ne kadar koca yürekliymiş ki affetti beni. Boş yere güzel kalplim demiyorum ona.

    Filiz, bu üzücü, kahredici olayı her hatırladığında Can’ından can gidiyordu. Gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

    Kendi kendine söz vermişti. Artık her buluşmada Can’ını gözlerinden öpecekti. Böylelikle vicdanını az da olsa rahatlatabilecekti. Üstelik ilk defa birini gözlerinden öpecekti. Sevdiğiyle bir ilki yaşamak ne de güzel olurdu.

    Can’ının o güzel saçlarını taramak, o güzel yanağından makas alıp öpmeyi de çok istiyordu. Bunu bir gün mutlaka yapacaktı.
    Filiz, “o”nsuzluğu düşünemiyordu, düşünmek istemiyordu. Çünkü bunu düşünmek bile onu üzmeye, gözlerinin dolmasına yetiyordu. “O”nsuzluk nefes aldırmıyor, yüreğini paramparça ediyordu.

    Onun varlığı bile bana güç veriyor. Bana güvenmesi, beni desteklemesi gücüme güç katıyor.

    Tatlı Can’ım benim, güzel kalplim. İyi ki var, bal yanaklım. İyi ki tanımışım prensimi. Sıcacık, yumuşacık. Sesini sevdiğim, bana bakışını sevdiğim.

    Onu yine kıracağım diye ödüm kopuyor.

    En ufak tartışmamız canımı çok ama çok sıkıyor.

    İyi ki varsın bal yanaklım, güzel kalplim. Kuzun seni seviyor. Ama birazcık seviyor. Birazcık diyorum ki şımarma.

    - Tamam, şımarmam.
    - …

    Can suyuyla bir Filiz yeşermişti.
  • bir grup insanla şehirden uzaktayım. burada yıldızlar çok parlak. başımı yukarıdan, alnımı çakıldığı yerden kaldıramıyorum. insanlar var, dertleri var. telaş içindeler. onları izleyen ve gülüşümün ulaşmadığı gözlerim var. yalan söylemeyi bile terk etmiş hiçbir şey söylemeyen dilim var. kalem tutmayan ellerim. zihnimin içinde koşarak kaçtığım bir ben. dilinizin ucunda ezbere bildiğiniz bir şarkı ve sizin o şarkıyı söylememek için ısrarınız. kişilik bölünmesi ve çatışması. hiçbir yer enkaz bile değil. öyle sessiz. her yer sis. çıt yok. geceleri yüzüme hafif bir öpücük konduran rüzgar var. öznesi ben olan birçok şeyi bildiğimi sanırdım. sanmakmış. sanmak, aldanmakmış. ben bir bok bilmiyormuşum. hiç dokunmadığınız, hatta ölü olan, ölü doğduğunu sandığınız yerlerinizle yaşarsanız yıllarca nasır tuttuğunu sanırsınız. sandım yani yine yanıldım. iklimine yabancı olduğum topraklar yeşerdi içimde. ben değiştim. içim değişti. o toprakları terk etmem istendi. yaptım. terk etmedim ama adımlar attım. bu çaresizliktir. yıllarca zifiri karanlıkta yaşayan birinin yanında fener yaktığınızda tüm düzeni bozarsınız. zaman geçer alışılır. sevilir. benimsenir. yuva olur o ışık size. siz bir gün o ışığı kapatırsanız vehayut kapatılmasını isterseniz o insan parodoksa girer. hiç istemediği bir şeyi deli gibi istemeye evrildikten sonra onu elinden alacağınızı söylediğinizde o insan çaresiz kalır. ama sözü çok mu uzatmak gerek, hayır. hayır. siktir et. çaresizliğimden cesaret alıyorum. ne yapacağımı bilmiyorum sadece savaş artığı ellerime bakıyorum gökyüzüne bakıyorum kendime dümdüz bakıyorum ama ne yapacağımı bilmiyorum. verdiğim bir söz var, bana verilen söz tutulsun diye tuttuğum, tutacağım bir söz. çok sadık dürüst olduğumdan da değil allah biliyor ya, bana verilen sözün tutulduğuna dair inancım artsın diye sırf. ben tutuyorsam o da tutuyordur diye. yoksa bu da mı sanrı? olmasın umuyorum. onun iyi olmadığı bir dünyayı yaşamak istemiyorum. ben yine. yine kendime doluyor, kendime yanıyor ama hep susuyorum. beraber olmanın şartı sadece beraber olmaktır işte. mutlu olmak değil. çok haksız yere ondan uzaktayım. eldeki sebepleri kabul etmiyorum... aşılmayacağına inansam susturacağım bu sesleri. konu buraya geldiğinde cümlelerim tükeniyor. 7 dakikadır ekrana baktırıyor onsuzluk. sevgi belki tek başına yetmiyor denilebilir ama bu hayat bana olmayanla dahi yetinmeyi seneler önce ezberletti. şimdi ise yabancısı olduğum iklimin çiçeklerini ezbere akıtıyorum kanımda. akıtacağım da.
  • Yazar: Medine T.
    Hikaye Adı : Umut Candır!
    Link: #30165955 - #30656389

    Adım Filiz, 30 yaşında bir psikoloğum. Herkesin derdine derman oldum da kendi derdime bir çare bulamadım. Sahi, neydi derdim? Doğru ya, şu mesele!

    Mesele şuydu ki; evlenme yaşına çoktan gelmiştim, hatta yaşım geçiyordu bile. Ben böyle düşünmüyordum elbette. Ama her ne hikmetse benim dışında herkes böyle düşünüyordu! Bir taraftan annem, diğer taraftan komşularım, arkadaşlarım hepsi ağız birliği etmiş gibi evlilik konusunda beni sıkıştırıyorlardı. Onlara göre 30 yaş, tam evlenme yaşıydı. Bunun daha çocuk doğurması vardı. 35 yaşından sonra çocuk sahibi olmak zor olurdu, o yüzden elimi çabuk tutmalıydım. Elini çabuk tutmakmış! Yok, daha neler! Onlara kalsa sanki manava gidip elma, armut seçer gibi koca seçeceğim. Basacağım nikâhı. Sonra ne mi olacak? Benim dışımda herkes mutlu olacak, rahatlayacak. Onların derdi sadece evlilikti. Onlar için kiminle evlendiğimin bir önemi yoktu. İşi gücü olan biri olsun da kim olursa olsundu. Benim derdim ise hem sevebileceğim hem de beni sevebilecek biriyle henüz karşılaşmamış olmamdı.

    - Kızım, yemek hazır.
    - Tamam, anne, gelirim birazdan.
    - N’oldu sana? Canın sıkılmış sanki.
    - Bir şey yok.
    - Emin misin?
    - Eminim. Sadece yorgunum.
    - Tamam, öyle olsun. Haydi, bekliyorum, çabuk gel.
    - …

    İnsan da iştah bırakıyor musunuz acaba! Aman be, evlilikmiş! Yemeğimi yer, işime bakarım. Ohh miss! Elimi yıkayıp yemek yiyeyim artık.

    - Geçen günkü buluşma nasıldı?
    - Hangi buluşma?
    - Hangi buluşma olacak, Melahat’ın kayınının arkadaşıyla olan buluşma.
    - Anladım, sen onu diyorsun. Adam daha konuşmayı bilmiyor. Lafı ağzında geveleyip duruyor. Üstelik cimrinin tekiydi. Kendisi bir güzel yedi, içti. Ama iş hesaba gelince mırın kırın etti. Ben de hesabı ödeyip suratına bile bakmadan çıktım, gittim.
    - Sen de illa bir şey buluyorsun, sana da bir şeyi beğendiremiyoruz! Aman, ne halin varsa gör!
    - …

    Sonunda odama gelebildim. Benim gibi sabırlı birini bile çıldırtabiliyorlar! Laf da anlatılmıyor ki! Herkes tutturmuş evlilik de evlilik diye! Çok istiyorsanız siz evlenin! Benden size ne ya, size ne! Bunları yüzlerine söyleyemiyorum tabii! Ah, bir söyleyebilsem!

    - Alo.
    - Alo. Filiz, nasılsın? Bu akşam 8’de okul, eski mezunların katılacağı bir yemek düzenliyor. Benim de son anda haberim oldu. Ayşe, Fatma, Hayriye’de geliyor. Sen de gelmek ister misin?
    - İyiyim. Sen? Eski mezunlarla yemek mi?
    - Ben de iyiyim. Evet, eski mezunlarla yemek.
    - Bilemedim ki, aslında…
    - Yetiştirmen gereken bir işin var mı?
    - Yok.
    - O zaman kesinlikle gelmelisin. Bence çok güzel olacak. Eminim, çok eğleneceğiz.
    - Madem öyle diyorsun, gelirim.
    - O halde akşam 7’de seni alırız.
    - Olur.
    - Görüşürüz.
    - Görüşürüz.

    Bu yemek de nereden çıktı şimdi? Halim de yok keyfimde… Bir an boş bulunup geleceğimi söyledim. Şimdi gitmesem ayıp olur. Aman gideyim ya. Hem bana da bir değişiklik olur. Bir bakayım, giyebileceğim neler varmış. Bu olmaz, fazla kısa. Bu da olmaz, rengi fazla parlak. İşte, buldum! Kırmızı, kolsuz, havuz yaka bir elbise! İyi olur mu bu? Olur, canım, neden olmasın? Aman olmuyorsa da olduğu kadardır artık. Ne demişler “farkımız tarzımızdır.”

    Ne kadar kalabalıkmış burası. Doğrusu bu kadar kalabalık olacağını hiç tahmin etmemiştim, boğulurum ben burada. En iyisi biraz oturayım, sonra da gideyim.

    - Merhaba, ben Filiz.
    - Merhaba, ben Can. Memnun oldum.
    - Ben de memnun oldum.

    Oh be, evdeyim! Hemen yatağıma uzansam iyi olacak. Nasıl da yorulmuşum! Başta gitmeye pek hevesli değildim ama iyi ki gitmişim, keyifli vakit geçirdim. Gülümsüyor muyum ben? Neden? Günüm güzel geçtiği için mi? Yoksa sebebi Can Bey mi? “Bey” deme bana demişti. O zaman Can mı diyeceğim? Hâlbuki hiç alışık değilim böyle şeylere. Bana ne kadar çok soru sordu. Ailemi de sordu. İlk kez gördüğüm birine ailemi anlatacak değilim ya. Bana fazla ilgi gösterdi sanki, yoksa sadece sandım mı? O bakışlarına ne demeli? Ne de güzel bakıyordu, böyle tatlı, içten… Başkalarıyla konuşurken bile gözü bendeydi. Neden acaba? Yok, hayır. O yüzden değildir herhalde. Ya öyleyse? Hayır, değildir elbette. Bu konuda kafamı karıştırmasam çok iyi ederim. Yine kendi kendime gelin güvey olup üzülmek istemiyorum artık. Bunu bir kez daha yaşayamam. Birçok kez, hem de üst üste yaşadım zaten. Yeter artık! Bundan sonra yaşamayacağım, işte o kadar! Kibar biriymiş yalnız. Beni eve bıraktı. Tanımadığım birinin arabasına asla binmem ama binmiş bulundum. Bunu neden yaptım, bilmiyorum. Pekiyi ya, numaramı isteyince neden verdim? Çok kibar bir şekilde istediği için mi? Yok canım, daha neler! Ee, neden o zaman? Ne bileyim. Onu hayatımda ilk kez görmeme rağmen bir yakınlık, bir sıcaklık hissettim. Neden böyle hissettim? İlk defa böyle bir şey yaşadığım için ben de hiçbir şey anlamadım. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ki. Radyoyu açayım da kafam dağılsın en iyisi.

    “Taa uzak yollardan
    Koştum geldim senin kollarına”

    Ne geceydi ama! Güzelce uyudum, dinlendim. Kendimi çok iyi hissediyorum. Kahvaltımı yapıp bir an önce işe gitmeliyim. Mesaj mı? Bir bakayım neymiş. O yazmış! İş çıkışı kahve içmeye davet ediyor! Olur. Olur mu? Aklımd (Aman be! Kalem yazmıyor. Bir de “tükenmez kalem” derler. Tükendi işte! Yazan bir kalem bulup kaldığım yerden devam edeyim. Kalemim hazır. Evet, nerede kalmıştım. İşte, buldum!) Aklımdan geçen oydu, mesaj olarak yazmayacaktım ki! N’olacak şimdi? Mesajımı gördü mü acaba? Çok hevesli mi göründüm? Off! Nasıl yazabildim öyle bir şey? Bir an dalgınlığıma geldi. Hâlbuki sadece aklımdan geçen bir şeydi o. Aklımdan geçen bir şey, öyle mi? Neden aklımdan geçiyor ki, neden!? Herhalde çok meraklıyım yine aynı şeyleri yaşamaya, değil mi? Saat kaç olmuş! İşe geç kalıyorum, bir an önce çıkmam lazım!

    - Hoş geldin, Filiz. Filiz demem de bir sakınca var mı?
    - Hoş buldum. Hayır, nasıl istersen…
    - Günün nasıl geçti?
    - Yorucu ama iyi geçti. Senin günün nasıl geçti?
    - Benimki de iyi geçti.
    - …
    - …
    - Konuşacak bir şey bulamıyorum, yorgunluktan herhalde.
    - Ben de bulamıyorum. Benimki de yorgunluktan olsa gerek.
    - Aa! Bu şarkıyı çok severim. Sen de sever misin?
    - Bu tür şarkıları dinlemem ama bu güzelmiş.

    Ne de güzel gülümsüyor. Ben de mi gülümsüyorum yoksa? Evet, gülümsüyormuşum. Bana bakışları öncekinden farklı gibi ama bu bakışlarını da çok sevdim. Çok derin, çok anlamlı… O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?

    - Biliyorum.
    - …
    - …
    - Utandım.
    - Neden?
    - İçimden konuşuyorum sanıyordum, meğer dışımdan söylemişim. Her şeyi duydun.
    - Ben sadece bir cümle duydum.
    - Sadece bir cümle mi?
    - Evet. “O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?”

    “Haykırsam göklere,
    Artık yanımda beni benden çok seven.
    Dünyalar benim olsa yine de istemem,
    Yalnız sensin benim yüzümü güldüren.”

    ----


    Filiz için iki insanın birbirinden hoşlanması, sevmesi mucizeydi. Ama o mucize, gerçek olmuştu.

    Filiz ile Can yaklaşık 8 aydır birlikteydiler. İkisi de farklı şehirlerdeydi ve ikisinin de işleri çok fazla yoğundu. Bu yüzden 5 aydır yüz yüze görüşememişlerdi. Ama her gün telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı.

    Filiz 5 ay boyunca zaman zaman Can'ı ve ilişkilerini düşünüyor, bu duruma inanamıyordu. Nasıl inansın ki? Hayatında ilk kez duyguları karşılıklıydı. Meğer ne de güzel şeymiş karşılıklı duygular. Meğer ne kadar sıcakmış başka birinin yüreğini yüreğinde hissetmek.

    Filiz için Can, hayali bir kahramandı. Var olan ama asla ulaşılamayan bir kahraman...

    Can'dan bir mesaj geldi: " Yarın geliyorum. Ne zaman ve nerede buluşalım? "

    Yarın mı? Böyle aniden olacak şey mi bu? Kalbimin atışı nasıl da hızlandı öyle. Bu adam, elimi ayağıma dolaştırmayı çok iyi biliyor doğrusu. Nerede, ne zaman buluşsak ki? 1'de caddenin sonundaki kafede buluşalım en iyisi.

    Ne giysem acaba? Siyah, üstü çiçek desenli elbisemi giyeyim, altına da siyah ayakkabımı giydim mi tamamdır.

    Bu heyecanla rahat rahat uyuyabilecek miyim ki? Bin bir türlü hayal kurup uyuyamazsam hiç şaşırmam.

    Ertesi gün Filiz, buluşma için hazırlanıp evden çıktı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbinin atışı hızlanıyordu. Nihayet, kafeye vardı.

    Filiz, Can’ın içeride köşedeki masada oturduğunu gördü.
    Can uzun boylu, hafif esmerdi. Gözleri koyu kahverengiydi ve siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı. Üzerinde beyaz bir gömlek, altında mavi kot pantolon ve siyah spor ayakkabı vardı. Uzun, siyah saçları arkada toplanmıştı.

    Filiz ise minyondu. Gözleri açık kahverengiydi. Uzun, kumral saçlarını özenle taramıştı. Kırmızı tacı ve tacıyla aynı renkteki çantasıyla çok hoş görünüyordu.

    İnşallah, heyecandan elim ayağıma dolanmaz, dilim tutulmaz! Eğer öyle olursa rezil olurum vallahi!

    Filiz derin bir nefes aldı ve Can’ın oturduğu masaya doğru ilerledi.

    Buluşma oldukça keyifli geçmişti. İkisi de zamanın nasıl geçtiğini anlamamış ve ayrılık vakti gelip çattığında ikisinin de yüreği burkulmuştu.

    Bana bakışları mı değişmiş, yoksa bana mı öyle geldi? Onu ilk kez gördüğüm günden daha derindi bakışları. Nasıl tarif edilir ki… Boncuk boncuk bakıyordu. Karşımda bana bakan iki siyah boncuk vardı. Öyle derin ve sıcaktı ki bakışları, dalsam ve hiç çıkamasam o bakışlardan hiç korkmazdım, hem de hiç…

    Filiz için Can’dan ayrı olmak, onu istediği zaman görememek bazen çok zor oluyordu. Hatta “zor” kelimesi bile onun neler çektiğini anlatmak için yetersiz kalırdı. Böyle zamanlarda ona güç veren bir şarkı vardı. Bu şarkı, Can’ına can, kanına kan katıyordu. Şarkıyı dinlerken Filiz’in yüreği huzurla, mutlulukla doluyordu.

    Kim demiş uzaksın diye
    Burdasın burdasın işte
    Tam şuramda göğsümde
    Benliğimde içimde

    Sıcak sımsıcaksın
    Her an yanımdasın
    Nefes alışım gülüşümsün
    Sıcak sımsıcaksın
    Her an aklımdasın
    Seslenişisin kalbimin

    Ellerimin titremesi
    Korkum, heyecanım, umudumsun
    Şiirlerim sen resimlerim sen
    Tesellim, özlemim, mutluluğumsun

    Dudağımda tek şarkım
    Kadehimde tek içkim
    Aklımdaki tek isim
    Kim demiş uzaksın diye


    Can’ım sıcacık, yumuşacık. Elleri, yanakları yumuşacık. Yüzü de kalbi kadar güzel. Her şeyini severim onun.

    Gözleri olmazsa yüzünü severim. Elleri olmazsa saçını severim. İlla ki sevecek bir şey bulurum onda. Hiçbir şeyi yoksa o güzel kalbini severim. Zaten ilk sevdiğim kalbi değil miydi? Öyleydi tabii.

    Kimsenin parmakları onunkiler kadar ilgilendirmez beni. Bana ne ki başkalarının parmaklarından! Can’ımın serçe parmağını bile ayrı severim ben. Çünkü o Can’ımındır. Her bir parmağını, kirpiklerinin her birini, saç tellerini ayrı ayrı severim, hiçbirine kıyamam.

    Kıyamam diyorum ama ona kıymıştım zamanında. Nasıl kıyabildiysem güzel kalplime.

    İkinci buluşmamızdı. Görüşmeyeli neredeyse üç ay olmuştu. Aradan bu kadar uzun zaman geçtiği için mi, korktuğum için mi, yoksa her ikisi yüzünden mi bilmiyorum. Ama ona karşı yakınlık hissetmediğimi- hem de bunu buluşmanın daha en başında- söylemiştim. Bunu nasıl, neye dayanarak söylemiştim?

    Korkularımın esiri mi olmuştum? Evet, kesinlikle bu yüzdendi. Korkmuştum işte! Yine aynı şeyleri yaşamaktan korkmuştum!

    Öyle deyince nasıl da gözleri dolmuştu güzel kalplimin. Benim yüzümden o güzel gözleri dolmuştu. Kıymıştım işte ona.
    Dilim tutulsaydı da o an, güzel kalplimin gözleri dolmasaydı keşke.

    Vedalaşmak da ne zormuş öyle! İşte o an anlamıştım vedalardan neden hoşlanılmadığını.

    Daha o günün akşamında pişman olup bunu ona söylemiştim. O da ne kadar koca yürekliymiş ki affetti beni. Boş yere güzel kalplim demiyorum ona.

    Filiz, bu üzücü, kahredici olayı her hatırladığında Can’ından can gidiyordu. Gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

    Kendi kendine söz vermişti. Artık her buluşmada Can’ını gözlerinden öpecekti. Böylelikle vicdanını az da olsa rahatlatabilecekti. Üstelik ilk defa birini gözlerinden öpecekti. Sevdiğiyle bir ilki yaşamak ne de güzel olurdu.

    Can’ının o güzel saçlarını taramak, o güzel yanağından makas alıp öpmeyi de çok istiyordu. Bunu bir gün mutlaka yapacaktı.
    Filiz, “o”nsuzluğu düşünemiyordu, düşünmek istemiyordu. Çünkü bunu düşünmek bile onu üzmeye, gözlerinin dolmasına yetiyordu. “O”nsuzluk nefes aldırmıyor, yüreğini paramparça ediyordu.

    Onun varlığı bile bana güç veriyor. Bana güvenmesi, beni desteklemesi gücüme güç katıyor.

    Tatlı Can’ım benim, güzel kalplim. İyi ki var, bal yanaklım. İyi ki tanımışım prensimi. Sıcacık, yumuşacık. Sesini sevdiğim, bana bakışını sevdiğim.

    Onu yine kıracağım diye ödüm kopuyor.

    En ufak tartışmamız canımı çok ama çok sıkıyor.

    İyi ki varsın bal yanaklım, güzel kalplim. Kuzun seni seviyor. Ama birazcık seviyor. Birazcık diyorum ki şımarma.

    - Tamam, şımarmam.
    - …

    Can suyuyla bir Filiz yeşermişti.