Tanrıların ve kralların elinde
yılan dilli bir kırbaçtı zulüm
şaklayıp durdu binlerce yıl
ağulu bir diken gibi yaktı etimizi
ve biz ta ilk mülkiyetten beri
tanrılar ve krallar adına katledildik
yerin altında buğday ambarları
Yerin üstünde altın kubbeli
saraylar kurduk onlar için
Onlar için nil vadisinden
Lotüsler taşıdık geceyi kösnülleştiren
fakat zincirlerimizden başka
kaybedecek bir şeyimiz olmadı
Ama yine de eksilmedi etimizden
Şaklayıp duran kırbaç sesleri
Her kırbaç sesi bir şimşek
çakışına döner mi bir kölenin gözünde
dönerse
yer yarılır
gökyüzü
mutlaka buluşur mu
eski sevgilisiyle
ama ölüm
yine de kutsallaşıyordu
kölenin
gizli dünyasında
Bir gün romalı gladyatörler
bir gerilla gibi sokulunca
buğday tüccarların ambarlarına
tanrılar biraz daha gaddar
Anladım ki zulüm son demlerini yaşıyor artık. Bu yüzden geceye doğru daha saldırgan, daha yırtıcıydı. Ne ki, cellatları mutlaka yenecek, zulmünde defterini dürecektir sevda. Ama bu gece kanlar içindeydi umut, kanlar içindeydi ekmek, kanlar içindeydi sevda. Ne varsa sevdadan yana bu gece dünyada, hepsi birden haykırdılar:"kahrolsun zulüm."
Ve Bilge Toprak şöyle bitirdi sözlerini:
".................................................
Gittikçe yaklaşan
ayak seslerini duyuyorum dünya
ve bu senfoninin en coşkun ritmi
sevdanın, umudun yürüyüşleridir
hayat böyle yazacaktır tarihe
ve öylece gelinecektir
Dünyanın beklediği günlere
............................................
............................................"
Her gerçeğin fiyakası önce gelir
Ölüm önce yakaya takılan bir çiçektir
İnsan ilkin usta olur sonra sonra çırak
Önce simurg kuşunun peşinden koşarsın giderek hayat
Giderek hayat gelir kendini anlatır
O anlatırsan sen unutursun öğrendiğin ne varsa
İnandığın ne varsa bir baştan bir başa
Önünde sonunda bir hatıra kalır işte; bir kuş
Ve ölüme doğru kısa bir uçuş
Böyle bir şeydi yaşadıklarımız
Orhan Alkaya