Çünkü insanlar büyüğe karşı, korkunca, güzele karşı gözlerini yumabiliyor, ezgilere ya da gönül çelici sözlere kulaklarını tıkayabiliyorlardı. Ama kokudan kaçamıyorlardı. Çünkü koku, soluğun kardeşiydi.
Onunla birlikte insanların içine giriyordu, yaşamak istiyorlarsa karşı duramıyorlardı. Hem de tam orta yerlerine giriyordu koku, doğrudan kalplerine ve orada akla karayı ayırır gibi ayırıyordu ilgiyle aşağılamayı, iğrentiyle zevki, aşkla nefreti. Kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.
Her sanatta ve her zanaatta
-Bak gitmeden bunu aklına yaz!- yetenek hiçbir şey ifade etmez, ama deneyim, alçakgönüllülükle, çalışkanlıkla elde edilmiş deneyim her şeydir."
İnatçı bir oğlan çocuğu ifadesi gelmişti yüzüne, birden çok mutlu hissetti kendini. Yine o eski, genç Baldini'ydi, eskisi gibi cesur, yazgıyla boğuşmaya kararlı - gerçi boğuşmak, bu durumda geri çekilmek oluyordu, ama olsun. Çekilmekse çekilmek! Yapacak başka bir şey kalmıyordu ki. Bu berbat zaman başka bir seçenek bırakmıyordu. Tanrı gönderir iyi zamanları da kötü zamanları da, ama kötü zamanlarda yanıp yakılalım istemez, erkekçe göğüs gerelim ister. İşte bir işaret vermişti Tanrı.
Şehrin o kan kırmızısı altın rengi hayali bir uyarıydı. Harekete geç Baldini, çok geç olmadan!