Kuyucaklı Yusuf
Kuyucaklı Yusuf romanında beni en derinden sarsan karakter Yusuf oldu. Daha çocuk yaşta ailesinin vahşice katledilmesiyle birlikte dünyaya karşı bağı kopmuş bir insan hâline geldi. Sanki endemik bir bitki gibi ait olmadığı topraklarda yaşamaya çalışıyordu. İnsanların arasında yaşasa bile hiçbir zaman gerçekten onların arasında değildi. Dünyaya hep uzaktan bakan bir izleyici gibiydi. Sessizdi, hissiz görünüyordu ama aslında içinde çok büyük bir boşluk taşıyordu. Bu yabancılık hissi çocukluğundan romanın sonuna kadar hiç geçmedi.
Romanda eleştirdiğim noktalardan biri Yusuf ve Muazzez ilişkisiydi. Şahinde karakterinden çoğu zaman tiksinsem de bazı konularda hak verdiğim yerler oldu. Çünkü Muazzez’in Yusuf’a karşı farklı gözle bakması bana garip geldi. Aynı anneden babadan gelmeseler bile çocukluklarından beri aynı evde büyümüş iki insan olmaları ister istemez kardeşlik hissi oluşturuyordu. Belki romanın yazıldığı dönem bunu daha normal karşılıyordu ama bugünden bakınca içimde bir huzursuzluk oluşturdu.
Bence Yusuf’un Muazzez’e karşı hissettiği şey tam anlamıyla aşk değildi. Daha çok onu koruma, kaybetmeme ve kendinden bir parça gibi görme hissiydi. Muazzez ise Yusuf’tan gerçek anlamda bir duygu görmek istiyordu. Çünkü Yusuf roman boyunca çok sessiz bir karakterdi. O ev zaten sessiz bir evdi. Muazzez ne yaparsa yapsın Yusuf’tan güçlü bir tepki, açık bir sevgi göremedi. Belki de tek istediği şey Yusuf’un içinde gerçekten yaşadığını hissedebilmekti. Yusuf ise sevgisini göstermeyi bilen biri değildi.
Romanın en acı veren kısmı Selahattin Bey’in ölümünden sonra evin tamamen dağılmasıydı. O sessiz evin içindeki tek gerçek insan sanki Selahattin Bey’di. O öldükten sonra artık evin ruhu da öldü. Herkes başka yerlere savruldu. O bölümleri okurken o evde aslında
Bir zamanlar ben de başka türlü düşünüyordum; her şeyi aklımla halletmeye kalkıyordum. Fakat artık dünyada bir tek şeye inanıyorum: O da tecrübe. Sana söylediğim şeyleri 30 seneye yaklaşan bir hayat bana öğretti. Sen de yavaş yavaş yola gelirsin.