“Çünkü iki yılım böyle geçti,” eli odayı gösteriyordu. “Böyle geçti iki yılım. Senin bana söylediğin şeylerin var olmadığına kendimi inandırmaya çalışarak geçti.”
“Belki öyle çok acı duyuyorum ki, duyduğumun farkına varamıyorum. Ama öyle olduğu kanısında değilim. Eğer yükü benim hatırım için taşımak istiyorsan, benim taşıdığımdan fazlasını taşıma. Ben acıları tümüyle duyamam. İçimde bir noktaya kadar iner, sonra orada durur. Dokunulmamış bir nokta var olduğu sürece, hiçbir şey gerçek anlamda acı sayılamaz. Bu hale gelmene gerek yok.”
Eğer en büyük kaygın, kendinin nasıl düşündüğün, neler hissettiğin, neye sahip olup neye sahip olmadığınsa… yine de bencil biri olarak kalmışsın demektir.”
Sana hiç kullanılmamış sözler, kirletilmemiş cümleler kurmak isterim. Çünkü her bir mısra senin yanında kirli kalır. Dil, eşyanın tozunu taşır üstünde; sıfatlar birer pranga, isimler ise dar birer hücre. Ben seni “var” ederek yok etmekten korkarım, çünkü tanım sınırlamaktır sonsuzluğu. Adının değdiği her harf, sanki evrenin o ilk tınısından kopan bir yankı; ama aslında hep yabancı, hep biraz eksik. Hangi sözcük leke bırakmaz ki ruhun aynasında? “Güzel” desem güzelliğinin hudutlarını çizmiş olurum, “ebedi” desem zamana hapsetmiş olurum seni. Oysa sen, henüz söylenmemiş olanın o asil saflığı, zihnimdeki mutlak boşluğun en dolu yankısısın. Belki de en büyük şiir, dudaklarımın arasındaki o titrek duraksamadır. Bırak kelimeler dünyanın gürültüsünde kalsın; ben seni, dilin henüz icat edilmediği o kuytu derinlikte, hiçbir sesin dokunamadığı o beyaz sessizlikte seveyim. Çünkü ancak sustuğumda, hakikatin o lekesiz kalbiyle konuşabilirim.