Zukoddd

Zukoddd
@Zukod
Bazen okur bazen yazar..Bazen okumaz sadece izler.Nefes alır ama yaşamaz
görülmek meselesi
Marketin floresan ışıkları altında geçen sıradan bir günün içinde, bazen insan kendini bir makinenin parçası gibi hissediyor. Sürekli dizilen ürünler, bitmeyen raflar, kaldırılan koliler, müşteriler...Gün birbirinin aynısıymış gibi akıp gidiyor. Ama sonra bir anda hiç beklemediğim bir yerden küçücük bir ses geliyor ve bütün yorgunluğun yön değiştiriyor. Bugün markette ürün dizerken annesiyle dolaşan minik bir kız çocuğunun konuşmasına denk geldim. Daha üç ya da dört yaşlarındaydı. Dünyayı yeni yeni anlamlandıran bu kız çocuğu saf dikkatiyle alışveriş yapmayı öğreniyordu.Ürünlerini geçerken annesine dönüp, “Anne, markette çalışmak çok zor değil mi? Abla geldiğimizden beri atıyor atıyor bitmiyor,” dedi. Belki onun için sıradan bir cümleydi. Ama benim içimde uzun süre yankılandı. Çünkü çoğu zaman insanlar bir market çalışanının sadece yaptığı işi görür; eğilen beli, yorulan elleri, saatlerce ayakta duran bedenini değil. O küçük çocuk ise benim bütün gün durmadan çalıştığımı fark etmişti. Hem de hiçbir yetişkinin bakmadığı kadar dikkatle. Garip bir şey bu görülmek meselesi… İnsan bazen en çok hiç tanımadığı biri tarafından fark edilince duygulanıyor. Hele ki bunu yapan küçücük bir çocuksa. Çünkü çocuklar rol yapmayı bilmez. Onların şaşkınlığı da merhameti de gerçektir. O an anladım ki bazen bir insanın bütün gününü güzelleştirmeye kocaman olaylar gerekmiyor. Küçük bir cümle yetiyor. Hatta bazen tek bir cümle, insanın omzuna bırakılmış nazik bir el gibi geliyor. Şimdi düşünüyorum da belki hayat dediğimiz şey tam olarak böyle anlardan oluşuyor. Kimsenin önemsemeyeceği kadar kısa ama insanın içine uzun uzun yerleşen anlardan… O küçük kız çocuğu muhtemelen birkaç saat sonra söylediği şeyi unutacak. Ama ben sanırım uzun süre unutmayacağım. Çünkü bazen bir çocuğun gözünden
Reklam
yıldızlara bak Nisera
Şimdi sana gelsem Nisera… Elimde ayçiçekleriyle. Ama öyle insanın ne yapacağını şaşırtan bir aşkla değil. Çünkü sen benim o tarafımı çoktan öldürdün zaten.Ama insanın sevgisi ölünce başka bir şeye dönüşüyor bazen,daha sessiz, daha derin, daha yaralı bir şeye… Ben sana şimdi o yanımla geliyorum. Dost kalan, ama hâlâ gözlerinin içine bakınca içi titreyen yanımla. Sen ayçiçeklerini seversin,bilirim. Belki bu yüzden yazgın da ona benzedi hep. Çünkü ayçiçekleri nasıl yüzünü güneşe dönüyorsa, sen de hep seni yakan şeylere döndün yüzünü. Sana “çiçek” dediler ama kimse köklerinin ne kadar acı çektiğini görmediler. Ben gördüm Nisera.Çünkü insan en güzel halini bile acısının içinde büyütüyor. Elinden tutsam seni bir sahil kenarına gitsek sonra. Akşamın yorgun ışıkları vururken yüzüne… İki bira açardık seninle. Dalgaların sesi karışırdı sustuğumuz yerlere. Sen konuşurdun saatlerce. Kimseye söyleyemediğin şeyleri anlatırdın bana. Hatta kendine bile itiraf edemediğin şeyleri… İnsan en büyük acılarını fısıldayarak taşır içinde. Belki bu yüzden bu kadar yoruldun. Çünkü yükler susarak hafiflemez Nisera. Birinin omzunda dağılmadan iyileşmez yaralar. Sonra ağlardın belki omzumda. Sessizce… O çocuk yanınla. Hani geceleri kimse görmeden kırılan tarafınla. Biliyorum, bazı acıları insan annesine bile anlatamıyor. Dizlerine yatıp “çok yoruldum” diyemiyor bazen. Ama bana ağlasan anlardım seni. Her gözyaşının hangi hatıraya ait olduğunu, hangi hayal kırıklığından düştüğünü anlardım ben. Çünkü seni sevmek biraz da sen konuşmadan neyi sakladığını hissetmekti. Ve sana sarılırdım Nisera. Uzun uzun… Sanki dünyadaki bütün kötülüklerden koruyabilirmişim gibi. Çünkü insan bazı zamanlarda sadece sarılarak bile iyileştirir sevdiği kişiyi. Kalbinin içindeki o telaşı, o yalnızlığı, o “kimse beni
Ne şanslı tavan
Sevgili Nisera,insan bazen neden bu kadar yorulduğunu anlayamaz. Çünkü ruhun yorgunluğu bedeninki gibi değildir; oturup dinlenince geçmez, bir gece erken uyuyunca hafiflemez. İçinde sessizce büyür. Önce küçük bir boşluk gibi gelir, önemsemezsin. Sonra o boşluk büyür, genişler, odanın içindeki hava gibi her yere yayılır. Bir sabah uyanırsın ve her şey aynı olduğu hâlde hiçbir şey eskisi gibi hissettirmez. İşte insan en çok bunu kendine anlatamaz. Çünkü ortada herkesin görebileceği bir yara yoktur ama içten içe kanayan bir yer hep vardır. İnsanın kendinden kaçmak istemesi, kendini sevmemesi değildir aslında. Tam tersine, kendine çok uzun zamandır yetişememesidir. İçinde susturduğun ne varsa, birikir. Söylenmeyen cümleler, yarım bırakılmış kırgınlıklar, hak ettiğin hâlde kendine vermediğin şefkat… Hepsi sessizce zihninin bir köşesinde bekler. Sonra bir gece ansızın kapıyı çalarlar. Sen tavana bakarken aslında geçmişin sana bakıyordur. Unuttum sandığın ne varsa, usulca yatağının ucuna oturur. İnsan kendine en çok geceleri yabancılaşır, Nisera. Çünkü gündüz dikkatini dağıtacak şeyler vardır; konuşmalar, telaşlar, yapılacak işler, küçük kaçışlar… Ama gece hepsini elinden alır. Seni yalnızca kendinle bırakır. Ve insan kendisiyle baş başa kaldığında fark eder; ne kadar zamandır kendi sesini duymadığını, ne kadar zamandır gerçekten ne hissettiğini sormadığını. O yüzden gece ağır gelir. Çünkü sessizlik, insanın içine tuttuğu en dürüst aynadır. Belki de canını yakan şey, yaşadıkların değildir sadece. Yaşarken kendine anlatmak zorunda kaldığın yalanlardır. “Geçecek,” demişsindir kendine. “Önemli değil,” demişsindir. “Ben güçlüyüm, bunu da atlatırım.” Ve bunların hepsi doğru olabilir belki. Ama güçlü olmak bazen insanın kendine karşı acımasızlaşmasıdır. Çünkü güçlüyüm derken,
Allah gerçekten müdürümü bana sabrımı sınamak için göndermiş ama gerçekten Alalh'm sınırdayım
Bekletme hayatı
Bazı insanlar sevmeyi bilir Nisera, bazılarıysa sadece kırıldığı yerleri saklamayı.Ben ikisinin tam ortasında kaldım. Ellerimde hâlâ birilerine dokunmak isteyen o eski sıcaklık var ama içimde her yaklaşanı ürküten derin çatlaklar dolaşıyor. Bu yüzden bazen insan sevdiğine “kal” diyemiyor da, yalnızca “benim yerime de sev” diyebiliyor. Çünkü kalbim artık bir başkasını taşıyacak kadar güçlü değil ama yine de dünyanın sevgisiz kalmasını istemeyecek kadar merhametli. Sen benim yarım bıraktığım cümlelerin devamı gibiydin. Benim hayata küsmeyi öğrendiğim yerde sen hâlâ çiçek suluyordun. Ben insanların gözlerine bakarken hep gidecekleri günü düşünüyordum sen ise bir insanın içinde kalmanın yollarını arıyordun. Belki de bu yüzden sana hep biraz uzaktan baktım. Çünkü insan, içinde kaybetme korkusu büyüyen şeyi sever. Ve ben neyi sevdiysem biraz eksildim Nisera. Bir evin ışığına alışır gibi alıştım bazı insanlara, sonra bir gece ansızın elektrikleri kesildi. Karanlıkta kalmayı öğrendim ama bir daha hiçbir ışığa tam güvenemedim. Benim sevecek yerlerim kırık. Bunu bir yenilgi gibi söylemiyorum. Daha çok savaş sonrası ayakta kalmış eski bir bina gibi düşün. Dışarıdan hâlâ görkemli duran ama içinde rüzgâr dolaşan odaları olan bir bina… İnsan bazen kahkahasının ortasında bile neden sustuğunu açıklayamıyor. Çünkü geçmiş dediğimiz şey yalnızca hatıralardan oluşmuyor insanın içine yerleşen seslerden, yüzlerden, yarım kalan vedalardan oluşuyor. Ve bazı vedalar vardır Nisera, üzerinden yıllar geçse bile insanın göğsünde kapanmayan bir kapı gibi durur. Yine de senden bir şey istiyorum: Benim yapamadığım kadar güzel sev hayatı. Sabahları perdelerini açarken güneşi gerçekten içeri buyur et. Birinin omzuna başını koyduğunda aklından kaçış yolları geçirme. Sana sarılan insanların bir gün
Reklam