Sevgili Nisera,insan bazen neden bu kadar yorulduğunu anlayamaz. Çünkü ruhun yorgunluğu bedeninki gibi değildir; oturup dinlenince geçmez, bir gece erken uyuyunca hafiflemez. İçinde sessizce büyür. Önce küçük bir boşluk gibi gelir, önemsemezsin. Sonra o boşluk büyür, genişler, odanın içindeki hava gibi her yere yayılır. Bir sabah uyanırsın ve her şey aynı olduğu hâlde hiçbir şey eskisi gibi hissettirmez. İşte insan en çok bunu kendine anlatamaz. Çünkü ortada herkesin görebileceği bir yara yoktur ama içten içe kanayan bir yer hep vardır.
İnsanın kendinden kaçmak istemesi, kendini sevmemesi değildir aslında. Tam tersine, kendine çok uzun zamandır yetişememesidir. İçinde susturduğun ne varsa, birikir. Söylenmeyen cümleler, yarım bırakılmış kırgınlıklar, hak ettiğin hâlde kendine vermediğin şefkat… Hepsi sessizce zihninin bir köşesinde bekler. Sonra bir gece ansızın kapıyı çalarlar. Sen tavana bakarken aslında geçmişin sana bakıyordur. Unuttum sandığın ne varsa, usulca yatağının ucuna oturur.
İnsan kendine en çok geceleri yabancılaşır, Nisera. Çünkü gündüz dikkatini dağıtacak şeyler vardır; konuşmalar, telaşlar, yapılacak işler, küçük kaçışlar… Ama gece hepsini elinden alır. Seni yalnızca kendinle bırakır. Ve insan kendisiyle baş başa kaldığında fark eder; ne kadar zamandır kendi sesini duymadığını, ne kadar zamandır gerçekten ne hissettiğini sormadığını. O yüzden gece ağır gelir. Çünkü sessizlik, insanın içine tuttuğu en dürüst aynadır.
Belki de canını yakan şey, yaşadıkların değildir sadece. Yaşarken kendine anlatmak zorunda kaldığın yalanlardır. “Geçecek,” demişsindir kendine. “Önemli değil,” demişsindir. “Ben güçlüyüm, bunu da atlatırım.” Ve bunların hepsi doğru olabilir belki. Ama güçlü olmak bazen insanın kendine karşı acımasızlaşmasıdır. Çünkü güçlüyüm derken,