Nar kırıldı Nisera, henüz dalındayken hemde güneşin tam ortasında, olgunluğun eşiğinde, kendi iç ağırlığına daha fazla direnemeyen bir kalp gibi ansızın yarıldı. Daha yere düşmeden önce kurtlar sardı etrafını toprağın derininden gelen o eski açlıkla, sabırla ve neredeyse bir kaderi yerine getirir gibi kemirdiler onu. Kırmızı taneler birer birer dağıldı, dal hâlâ onu tutarken içi çoktan çözülmüş, kendini bırakmıştı. Ne bir çığlık vardı bu kırılışta ne de bir isyan; sadece sessiz bir teslimiyet, sanki nar en başından beri bu an için büyümüş, içini saklamak yerine sunmayı seçmişti.
Sonra kuşlar geldi Nisera, göğün ince hafifliğiyle, sanki bu dağılmayı tamamlamak için çağrılmış gibiydiler; narın tanelerini gagalarıyla toplarken hiçbir şey eksilmiyor, aksine çoğalıyordu. Kurtların bıraktığını kuşlar aldı, kuşların taşıdığını rüzgâr yaydı, ve nar artık tek bir meyve olmaktan çıkıp toprağa, göğe ve zamana karışan bir hikâyeye dönüştü. Dalında kırılan o nar, kendi sonunu değil, kendi yayılışını başlatmıştı; parçalandıkça kaybolmuyor, aksine her yere siniyordu.
Dışarıdan sağlam görünen bir kalbin, içinde sessizce çatlayan bir nar gibi yarılmasıydı bu; ne büyük bir ses çıkarırdı ne de herkes duyardı, ama kişi kendi içinde o kırılışın her tanesini tek tek hissederdi. Ve belki de en acısı, o kırılmanın bazen bir son değil, insanın kendini yeniden anlamaya başladığı ilk an olmasıydı çünkü tıpkı dalında kırılan nar gibi insan da bazen en çok tutunduğu yerde eksilir, en çok güvende sandığı anda çözülür ve en çok “ben buyum” dediği yerden başka bir şeye dönüşürdü…