Zukoddd

Zukoddd
@Zukod
Bazen okur bazen yazar..Bazen okumaz sadece izler.Nefes alır ama yaşamaz
"Anne"
Anneler Günü geldiğinde herkes biraz çocuk olur aslında.Yaşı kaç olursa olsun insanın içinde, bir yerlerde hâlâ annesinin sesini arayan küçük biri yaşar. Düştüğünde dizine değil de kalbine üflensin isteyen, gece korktuğunda odasının kapısında bir gölge belirsin diye bekleyen o çocuk… Çünkü anne dediğimiz şey yalnızca bir insan değildir; bazen bir evdir, bazen sığınacak bir liman, bazen de dünyanın bütün gürültüsüne rağmen “geçecek” diyebilen tek sestir. Ama hayat her zaman reklamlardaki gibi değildir. Her anne mükemmel değildir, her çocuk da eksiksiz büyümez. Kimi anneler sevgisini sarılarak gösterir, kimi susarak. Kimi yorgunluktan sertleşir, kimi kendi yaralarını çocuklarının üstünü örter gibi gizler. Bir annenin de insan olduğunu büyüdükçe anlar insan. Onun da korkuları olduğunu, geceleri herkesten gizli ağladığını, bazen güçlü görünmek için sustuğunu… Ve işte tam da bu yüzden annelik kutsal olmaktan önce gerçektir. Gerçek olduğu için değerlidir. Bazı insanlar annelerini yanında tutar, bazıları ise artık yalnızca anılarında taşır. Kimi bir telefon açıp sesini duyabilir bugün, kimi eski bir fotoğrafa bakarak içindeki boşluğu okşar. Anneler Günü bazen kutlamadan çok özlem demektir. Bir tabakta eksik kalan yemek, eski bir parfüm kokusu, yıllardır söylenmeyen bir “üşüme” cümlesi… İnsan annesini kaybetse bile onun sesi içinde yaşamaya devam eder. Çünkü annelerin sevgileri ölmez,yalnızca görünmez olur. Ve sanırım insan büyüdüğünü, annesine benzemeye başladığında anlıyor. Aynı kelimeleri kullanırken, birini düşünürken uykusuz kalırken, sofrada herkesi doyurmadan içi rahat etmezken… Anneler yalnızca çocuk doğurmaz,biraz da karakter bırakır dünyaya. Biz fark etmeden onların yarım kalan cümlelerini tamamlayarak yaşarız. Annemm... Senin hakkında ne yazsam eksik kalacak
Reklam
yorgunum hepsi bu
Bazı insanlar gece başlarını yastığa koyduklarında yalnızca uyurlar.Hiçbir yüz çıkmaz karşılarına, hiçbir kırgınlık çökmez göğüs kafeslerine. Sanki incittikleri insanların sesi onlara hiç ulaşmazmış gibi derin bir sessizliğe gömülürler. Ben bunu hep merak ettim; insan nasıl olur da kırdığı bir kalbin ağırlığıyla değil de bomboş bir vicdanın hafifliğiyle uyuyabilir? Ben bazen yapmadığım şeylerin bile yükünü taşırken,siz nasıl yaptıklarınızı unutabiliyorsunuz? Henüz yaşanmamış ihtimallerin bile vicdan azabını çekerken ben, siz yaşanmış gerçeklerin içinden bu kadar sakin nasıl geçebiliyorsunuz? Bir insanın gözyaşını görüp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmek nasıl bir alışkanlık? Hangi karanlık insanın içini bu kadar susturabilir. Bazı geceler vardır insan sadece yatağına değil, kendi içine de uzanır. İşte en zor olan da budur. Kendi içine uzandığında orada yüzleşmeler vardır. Söylenmiş ağır sözler, yarım bırakılmış insanlar, zamanında tutulmamış eller vardır. İnsan bazen sırf birini kırmış olabileceğini düşündüğü için bile sabaha kadar uyuyamaz.Bir cümlenin tonunu düşünür, bir bakışın ağırlığını hatırlar, “Acaba canını yaktım mı?” diye kendini sorgular. İşte vicdan biraz da budur; insanın kendi mahkemesini gece sessizliğinde kurmasıdır. Ama insanlar sanki kendilerine hiç dönüp bakmadan yaşıyor. Arkalarında bıraktıkları yıkımlara rağmen aynada hâlâ kendilerini haklı görebiliyorlar. Bir kalbi paramparça edip sonra kahvelerini aynı huzurla içebiliyor, aynı şarkıları neşeyle dinleyebiliyorlar. İnsan bazen buna şaşırıyor. Çünkü ben henüz yapmadığım bir şey için nefes alırken utanırken bile içim daralırken siz koskoca insanların hayatlarında açtığınız yaralarla nasıl bu kadar rahat nefes alabiliyorsunuz? Belki de en yorgun insanlar en vicdanlı olanlardır. Çünkü
Sekiz Mayıs
Sevgili Nisera, Bugün yirmi sekiz yaşına basıyorsun. Belki bir mum daha eklenecek pastana, birkaç dilek tutulacak.Ama insan doğum günlerinde yalnızca yaş almıyor; biraz vedalaşıyor eski haliyle, biraz da yeniden doğuyor. Şimdi geriye dönüp baktığında hem çok uzak hem de ne kadar yakınsın yeni gözlerini açmış, ağzı süt kokan o bebeğe. O küçücük ellerinle dünyayı tutabileceğini sandığın günlere… Yürüdüğün yolları görüyor musun? Bazı sokaklardan koşarak geçtiğini, bazı gecelerdeyse zamanın içine saplanıp kaldığını… Sana hiç bitmeyecekmiş gibi gelen acıların nasıl da sessizce yılların içine gömüldüğünü. Bir zamanlar gözyaşlarınla ağırlaşan kalbinin şimdi yalnızca yorgun oluşunu… İnsan büyürken en çok da içindeki ses değişiyor galiba. Eskiden her şeye inanan o kalp, şimdi susarak öğreniyor yaşamayı. Ama yine de bak, hâlâ buradasın. Kırıldın ama eksilmedin. Yoruldun ama vazgeçmedin. Şimdi olduğun zamanda yine geçmeyecekmiş gibi gelen o acı zamanla azalacak. Yok olmayacak belki ama bir gün canını eskisi kadar yakmamaya başlayacak. Çünkü insan her yarasını iyileştiremiyor Nisera; bazılarını içinde taşımayı öğreniyor sadece. Sorularının bazılarına cevap bulacaksın, bazıları cevapsız kalacak ama artık cevap aramayacaksın zaten. Bir yerden sonra insan gerçeği öğrenmekten değil, yorulmaktan vazgeçiyor. “Neden böyle oldu?” diye geceleri kendini tükettiğin zamanlar bitecek. Çünkü bir gün anlayacaksın; bazı şeylerin açıklaması yok. Bazı insanlar yarım bırakır, bazı sevgiler eksik kalır, bazı vedalar insanın içine oturur. Ama hayat yine de devam eder. Sabah olur, perde aralanır, kahve demlenir, dünya dönmeye devam eder. Ve sen de bir gün, hiç geçmez sandığın şeylerin içinden geçip gittiğini fark edeceksin. O zaman kendine uzaktan bakıp şunu diyeceksin: “Ben gerçekten
Rüzgar anlatıyor mu bizi sana ? Yokluğunun bu kadar can sıkacağını bilmiyordum bilseydim de değişmezdi belki ama insan derdini paylaşabileceği birilerini arıyor..
dalında kırılan narlara...
Nar kırıldı Nisera, henüz dalındayken hemde güneşin tam ortasında, olgunluğun eşiğinde, kendi iç ağırlığına daha fazla direnemeyen bir kalp gibi ansızın yarıldı. Daha yere düşmeden önce kurtlar sardı etrafını toprağın derininden gelen o eski açlıkla, sabırla ve neredeyse bir kaderi yerine getirir gibi kemirdiler onu. Kırmızı taneler birer birer dağıldı, dal hâlâ onu tutarken içi çoktan çözülmüş, kendini bırakmıştı. Ne bir çığlık vardı bu kırılışta ne de bir isyan; sadece sessiz bir teslimiyet, sanki nar en başından beri bu an için büyümüş, içini saklamak yerine sunmayı seçmişti. Sonra kuşlar geldi Nisera, göğün ince hafifliğiyle, sanki bu dağılmayı tamamlamak için çağrılmış gibiydiler; narın tanelerini gagalarıyla toplarken hiçbir şey eksilmiyor, aksine çoğalıyordu. Kurtların bıraktığını kuşlar aldı, kuşların taşıdığını rüzgâr yaydı, ve nar artık tek bir meyve olmaktan çıkıp toprağa, göğe ve zamana karışan bir hikâyeye dönüştü. Dalında kırılan o nar, kendi sonunu değil, kendi yayılışını başlatmıştı; parçalandıkça kaybolmuyor, aksine her yere siniyordu. Dışarıdan sağlam görünen bir kalbin, içinde sessizce çatlayan bir nar gibi yarılmasıydı bu; ne büyük bir ses çıkarırdı ne de herkes duyardı, ama kişi kendi içinde o kırılışın her tanesini tek tek hissederdi. Ve belki de en acısı, o kırılmanın bazen bir son değil, insanın kendini yeniden anlamaya başladığı ilk an olmasıydı çünkü tıpkı dalında kırılan nar gibi insan da bazen en çok tutunduğu yerde eksilir, en çok güvende sandığı anda çözülür ve en çok “ben buyum” dediği yerden başka bir şeye dönüşürdü…
Reklam