Halk arasında şöyle bir söz dolanır; annenin ahı tutmazmış seni karanlığın içinden ışığa taşıyan, canını canına ekleyip yedi kat acıyla seni dünyaya bırakan, sütüyle seni hayata bağlayan kadının kalbi kırıldığında bile âh etmezmiş. Çünkü onun sevgisi bir bağ değil bir varoluştur,affetmek onun dilidir. Ama baba… baba öyle değil derler; onunla kurulan bağ zamanla, emekle, seçerek büyürmüş. Ve belki bu yüzden, kırıldığında sesi daha uzaklara varırmış.
Ben seni bir annenin sabrıyla, bir annenin koşulsuzluğuyla sevdim. Hatalarınla, eksiklerinle, kırdıklarınla birlikte içimde büyüttüm seni.Kalbimin en kuytu yerinde, kimsenin dokunamadığı bir yerde çoğaldın. Seni sevmek bir mevsim değildi,bir ömür gibiydi. Ama seni oradan çıkarmak. Bir doğum gibi değildi, hayır. Bir canı dünyaya getirmek değil, içimden söküp almak gibiydi. Sessiz, sancılı, kimseye anlatılamayan bir vedaydı bu. İçimde kalan boşluk bir beşik gibi sallanmadı, bir yara gibi açık kaldı. Ve ben her gün o yaranın içinden geçerek öğrendim sensizliği.
Ah’larım sana değsin diye değildi; canın yansın diye hiç değildi.Kalbim sevdiğine acı dilemez. Ama insan… insan anlaşılmak ister. Benim bütün çırpınışım buydu görülmek, duyulmak, anlaşılmak. Sen de isterdin bunu, bilirim. Hep anlatırdın kendini, birinin seni gerçekten duymasını beklerdin. Ama garip bir şekilde, seni anlayan yerde durmak yerine, eksik kaldığın yerde kalmayı seçtin. Sevilmediğin yerde kök saldın, anlaşılmadığın yerde kendini savundun. Belki de insan en çok, tanıdığı acıya sadık kalıyor.
Ben sana kendimi defalarca anlattım; kelimelerimi yordum, suskunluklarımı bile konuşturdum. Seni anlamak için kendimden vazgeçtiğim anlar oldu. Ama sen,bana karşı yabancı kalmayı seçtin. Duyarsızlık bir kader değildi, bir tercihti. Çünkü beni gerçekten anlasaydın,