Gece,uykuyla uyanıklık arasında sen vardın düşümde.Biliyordum, sabahın ilk ışığıyla çekip gidecektin yine de o anın içinde kalmaya razıydım. Dışarıda bir şehir yanıyordu sanki silah sesleri, patlayan bombalar ama biz, küçücük bir odanın içine sığdırdığımız bir evrende, bir filmin sahneleri üzerine konuşuyorduk. Dünya yıkılsa da bazı sohbetler yarım kalmazmış biz de o yarım kalmayacak cümlelerin içindeydik.
Sonra birden bire kalabalıkların içine karıştık,seni belinden tutmuştum; o tanıdık mesafe, bir nefes kadar yakın, bir ömür kadar uzak. Dudaklarınla aramda duran o ince boşluk, belki de bütün hikâyemizin özeti gibiydi yaklaşan ama asla tam değmeyen, hissedilen ama tamamlanmayan. Gözlerinde bir şey vardı sanki bir kapı aralanıyordu ve ben o bakışın içinde uyandım.
Tavana baktım uzunca bir süre.Kendime sordum: Bu neydi? Bilinçaltım yine hangi defteri açmış, hangi yarım kalmış cümleyi önüme koymuştu? Çünkü bazı rüyalar sadece görülmez,okunur bazı anlar yaşanmaz, çözülür. Seninle ilgili düşünürken yeniden uykuya daldım, sanki aynı kitabın başka bir sayfasına geçer gibi. Yine vardın ama bu sefer hatırlayamıyorum seni ne yaptığımızı, ne söylediğimizi, hatta hangi evrende olduğumuzu bile. Sanki sen, hatırlanamayan bir rüyanın en gerçek parçasıydın.
Belki de rüyalar,başka evrenlerin sızdığı ince çatlaklardır zihnimizde. Orada başka bir şehirde, başka bir zamanda, başka bir “biz” hâlâ o filmi izliyor olabilir. Belki o evrende dışarıda hiç savaş yoktur ya da tam tersine, içimizde kopan savaş dışarıya taşmıştır. Ama ne olursa olsun, o evrenlerin ortak bir gerçeği vardır: birbirine yaklaşan ama asla tamamen kavuşamayan iki ruh. Rüyalar bu yüzden acıtır biraz; çünkü ihtimalin varlığını gösterir ama gerçekleşmenin garantisini vermez.
Ve ben şimdi uyanıkken, o evrenin