Seni ilk gördüğüm o fotoğraf…
Elin çenende, bakışların uzak bir yere, sanki henüz kimsenin dokunmadığı bir düşüncenin içine düşmüş gibi. Siyah beyaz bir anın içinde asılı kalmışsın zaman senden geçmiyor da sen zamandan kopmuşsun gibi. Saçların… tam hayalini kurduğum o kısalıkta uçları omuzlarına değen, rüzgâr değse bile yerini terk etmeyecek kadar kararlı. Gülmüyorsun o karede o çok sevdiğim gamzen yok. Ama şimdi anlıyorum ben o fotoğrafta eksik bir gülüş değil, saklı bir bahar görmüşüm.
Bizim hikâyemizi hep Metin Erksan'ın o meşhur filmi olan Sevmek Zamanı’na benzetirdim. Hani o suskun, içten içe büyüyen aşk… Ama orada Meral sevmişti Halil’i bizdeyse kim kimi sevdi, hangi an kimin kalbi ağır bastı belli değildi. Biz daha çok, birbirinin siluetine aşık olmuş iki insan gibiydik. Senin gerçeğinle benim hayalim arasında ince bir çizgi vardı, ben o çizgiyi hep bahar sandım. Oysa belki de biz, aynı mevsimi farklı gökyüzlerinde yaşamaya çalışan iki ayrı iklimdik.
Sen güldüğünde hep gamzene bakardım. Bir insanın yüzünde nasıl olur da bir çukur, bir mevsimi doğurur diye düşünürdüm. O küçücük yerde nasıl olur da çiçekler açar, rüzgar ılık eser, içim ısınırdı… Sonra gittin. Benim mevsimim sana ağır geldi belki, belki de senin hayatının rüzgârı benim baharımı savuracak kadar sertti. Tükenecektin, yok olacaktın... Ve sen başka mevsimlere yürüdün. Ama hayatın ironisi ya gittiğin yerde de hava sana göre değildi. Sen yaşamak istedin, ama bu kez mevsimler seni istemedi.
Şimdi fotoğraflarına bakınca içimde bir yer acıyor.Çünkü o gamzede açan çiçekler sanki artık solmuş.Gözlerinde eskiden ışık gibi dolaşan o sıcaklık, yerini loş bir akşama bırakmış. Ağaçların yapraklarını dökmüş gibi,dalların hâlâ orada ama üzerinde hayatın rengi eksilmiş. Güneşini kaybetmişsin,gölgen kendine bile