Zukoddd

Zukoddd
@Zukod
Bazen okur bazen yazar..Bazen okumaz sadece izler.Nefes alır ama yaşamaz
Özür Dilerim
Doğduğum andan beri aynı bedende yürüdük ama aynı gökyüzüne bakamadık hiç. Sen başka iklimlerde üşürken, ben başka mevsimlerde terledim. İçimde süren o sessiz tartışmada en çok seni incittim,en çok kendime haksızlık ettim. Sen çırpınırken ben sustum, sen konuşmak isterken ben seni içime gömdüm. Aynı aynaya baktık ama farklı yüzler gördük; sen derinliğini, ben kabuğumu savundum. Bedenim hep göz önündeydi insanlar ona baktı, onu tanıdı, ona isimler verdi. Ama sen… sen hep gölgemde kaldın. Oysa en gerçek olan sendin. Yüksek duyguların kıyısına geldiğinde bile seni aşağı çektim, sesini kıstım, taşırdığın anlamı eksilttim. Sen büyümek isterken ben seni dar kalıplara hapsettim kalbinin genişliğini korkularımla küçülttüm. İstediğin gibi yaşayamadın sen. İçinden geçen hayat başka bir renkti ama ben seni soluk tonlara mahkum ettim. Giymek istediğin kimlik sana bol geldi dediler oysa ben seni hiç ölçmedim.Sokaklarda yürürken üzerimize düşen o yargı dolu bakışlardan seni koruyamadım. Gezmek istediğin yolları yarım bıraktım, özgürlüğünü başkalarının gözlerine rehin verdim. Ve her defasında sen biraz daha içine çekildin, biraz daha sustun. İstediğin yerde değildin, biliyorum. Ben hatalarımın içinde savrulurken seni görmeden, seni duymadan yaşadım. Boğulduğun yerde her gün yüzmek zorunda kaldın, nefesin kesilirken ben yönümü değiştirmedim. Sevmek istediğin insanı bile sevemedin sorun sende değildi, belki o seni hiç göremedi. Ama ben… ben seni ona anlatamadım. Ah benim hoyrat, benim aşkın ruhum… ya dünyaya dar geldin ya da dünya sana. Bunun yükünü nasıl taşırız bilmiyorum, affın olur mu bilmiyorum… ama yaşadığın ve yaşayamadığın her şey için, gecikmiş tüm seslerimle senden özür diliyorum.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Toksik ilişki romantikleştirilmesi
Toksik ilişkilerin romantikleştirilmesi, duygunun değil yanılgının estetize edilmesidir.Ekran bize şunu fısıldıyor: “Eğer bir ilişki seni sarsmıyorsa, yeterince gerçek değildir.” Oysa sarsıntı, çoğu zaman sevginin değil güvensizliğin yankısıdır. Sürekli kriz, ani yükselişler, derin düşüşler bunlar bir aşkın nabzı değil,bir dengesizliğin ritmidir. Ama hikâye bunu öyle bir kurar ki, izleyen kişi o kaosu “tutku” diye adlandırmaya başlar. Bir bakıyorsun, sınır ihlalleri “çok sevdiği için” mazur görülüyor. Kıskançlık, sahiplenme, kontrol hepsi sevginin doğal uzantıları gibi sunuluyor. Oysa sevgi, karşısındakini daraltmaz; alan açar. Sevgi, birini kendine bağlamak için değil, onun kendisi olarak kalabilmesi için vardır. Ama anlatılan hikâyeler, bağımlılığı bağlılık gibi boyar. Daha tehlikelisi şu; izleyen kişi kendi hayatındaki kırılmaları bu kurguya benzetmeye başlar. “Bu kadar acı çekiyorsam demek ki seviyorum” diye düşünür. Halbuki acı, sevginin kanıtı değildir; çoğu zaman sınırların ihlal edildiğinin işaretidir. Ve insan, en çok da bu yanılgıya inandığında kendine yabancılaşır. Gerçek sevgi gürültülü değildir. Kendini ispatlamak için yıkıp dökmez. Sürekli bir savaş hâli istemez. İçinde kalabildiğin, nefes alabildiğin, kendin olmaktan korkmadığın bir yerdir.Sonunda geriye şu soru kalır: Biz gerçekten sevilmek mi istiyoruz, yoksa bize öğretilen o “yangın hissini” mi arıyoruz? Çünkü yangın, ışık veriyor gibi görünse de en çok yakan şeydir.
Sevgi neydi ?
Sevmek için nedene ihtiyaç yoktur birtanem.Sevgi,bir sebebin gölgesinde doğmaz kendi ışığını kendi içinde taşır. Kalp sev diye kendine buyruk vermez o zaten bilir yönünü, pusulası içindedir. Zorlanmaz, hesap yapmaz, şart koşmaz. Olduğu gibi sever insan dokunmadan da, konuşmadan da, bazen yalnızca hissederek… Ve eğer karşılık bulursa, o sevgi büyür, genişler, sınırlarını aşar. Evrene karışır, görünmez bir tohum gibi başka sevgilerin içine düşer. Çünkü yayılan her sevgi, başka bir sevgiyi doğurur; çoğalır, çoğaltır, iz bırakır. Ama sen, sevmeye çok yanlış bir yerden bakıyorsun tıpkı sevilmeye baktığın gibi. Sanki sevgi bir denklemmiş gibi bir açıklama bekliyorsun ondan. Oysa bazı şeyler anlaşılmak için değil, yaşanmak için vardır. Sen sevildin… hem de çok sevildin benim tarafımdan. Bunun ne demek olduğunu biliyordun aslında ama yine de dönüp, seni eksilten yerlerde harcadın sevgini. Kendini, değersizliğin ortasında sınadın durdun. Oysa sevgi, insanın kendini tükettiği yer değil,kendini bulduğu yerdir. Beni sevemedin bunu anladım. Ve zamanla şunu da fark ettim, belki sen onu da sevemedin. Çünkü gerçekten seven insan, “neden sevdim?” diye sormaz kendine. Sevgi, sorguya çekildiği anda zaten eksilmeye başlar. Eğer onu sevebilseydin, bana gelemezdin… bana dokunamazdın. Kalbinin yönü bu kadar kolay değişmezdi. Bir insanın kalbi, gerçekten birine ait olduğunda,başka birine uğramaz... Aslında sen, onun için bir aşk acısı da çekmiyorsun. İçinde büyüttüğün şey, kaybedilmiş bir ihtimalin sızısı. Onun yanında kalamamış olmanın öfkesi… En kötü anında elini tutamamış olmanın ağırlığı… Bir yalnızlığı onunla bölüşememiş olmanın içini kemiren ihtimalleri… “Biraz daha sabretseydim” diye kurduğun o sonsuz cümleler… Hep oraya sığınıyorsun. Olmamış bir geçmişe, yaşanmamış bir ana
Nar'lı yol
Benden ayrıldığın gün,uzayıp giden bir yolun içine bıraktım kendimi saatlerce yürüdüm, yağmurun altında ağır ağır eriyerek. Gökyüzü griydi, dünya suskundu ama narlar... narlar yeni yeni doğuyordu dallarda. O solgun havanın içinde kırmızı kırmızı parlıyorlardı sanki bana gülümsüyorlardı, sanki acımı biliyor da alay eder gibi ışıldıyorlardı.İnsan bazen yaşarken anlayamıyor ama şimdi biliyorum, nar bizi birbirimize bağlayan görünmez bir sırdı hep. Hatırlıyor musun o mısrayı? Durup düşündüğümde anlıyorum o nar ağaçları boşuna değildi o yolda. Her biri sessiz birer anlatıcıydı sanki. Dallarından bana doğru eğilip fısıldıyorlardı: “Hikâyen bitmedi aşık, henüz değil… Şimdi meyvelerini toplama zamanı.” O an duymadım belki, ama şimdi içimde yankılanıyor o ses. Ve ne kadar da bize benziyorlardı… Dışarıdan tek bir beden, tek bir bütün gibi duran ama içinde yüzlerce parçaya ayrılmış.Yine de o parçaları bir arada tutan ince bir kabuk… Tıpkı bizim gibi. Sabrın meyvesiymiş nar öyle derler. Ama benim sabrım o gün çatladı işte. Seni sevmemin, senden bir karşılık beklemenin, içimde büyüttüğüm o sessiz umudun sabrı. Hepsi o gün sona erdi. Şimdi geriye dönüp baktığımda, aslında çoktan bitmiş bir bekleyişin son yürüyüşüymüş o yol. Ne demişti Birhan Keskin hatırlıyor musun? “Dürtme içimdeki narı, üstümde beyaz gömlek var…” Sen dürttün. Hem de hiç düşünmeden. Beyaz gömleğim şimdi olabildiğine nar lekesi...
Can'a
Sevgili Can… Bazen tanışmak için nefes almamıza gerek yoktur,hikâyeler yeter. Çünkü bazı insanlar kelimelerden önce kalpte yerini alır. Sen de benim için öyle oldun. Seni benimle tanıştıran kişi sanki yarım kalmış bir cümlenin son noktasını arar gibi anlattı seni içinde geç kalmış bir özür, dinmeyecek bir hasretle ve ben o an anladım ki bazı isimler anlatılmaz, hissedilir. Sende benim gibi ruhu ve bedeni ayrı kalıplarda biriymişsin, bu yüzden sana içim çok ısındı ama en çok benzediğimiz taraf asla vazgeçmememiz oldu. Sen sevdiğini resimlerle anlatmışsın, ben yazılarla… Belki başka bir evrende seninle oturup dertleşiyoruzdur, iki kadeh arasında sevdiğimiz kadınlara değil içimizdeki yaralara kaldırıyoruzdur sessizce. Ama artık bu dünyada olmayışın ne bileyim, insanın içine sığmayan tuhaf bir his bırakıyor. Beni duyuyor musun Can? Duyduğunu biliyorum, hatta belki de bizi karşılaştıran şey tam olarak buydu senin yarım bıraktığın bir hissi tamamlamak için yollarımızı kesiştirdin. Kendini göremediğin yerde ona kendini göstermek istedin belki de yolları birleştirdin,sessizce. Sanki uzaktan bir aynaya bakar gibi, kendini bir başkasının gözlerinde tamamlamaya çalıştın. Bazen insan, kendini anlatamadığı yerde kaderini başkalarının cümlelerine emanet eder. Ve sen de belki bu yüzden bir hikâyenin içine düştün adı konmamış bir anlam gibi. Ve eğer beni hâlâ duyuyorsan, ruhun onunla aynı ritimde atıyorsa, kendini hissettir. Çünkü benim yazılarıma değil, senin ona gösterdiğin o gerçek tarafa ihtiyacı var kelimelere değil, varlığınla bıraktığın izlere… Bazen bir insanın geri dönmesi değil, sadece “orada olduğunu hissettirmesi” bile yeter...