Düriye Hanım, kadınlık kıskançlığı gibi analık kıskançlığını da Zühre'nin başında pişiriyor, onu has halayık tutarak sağa sola koşturuyor, karşısında öldüresiye divan durduruyordu. Zühre tınmıyordu hiç. Gönlünde dertle hicran, aşkla ateş mayalanadursun, zafer âvâzesi her şeyin tepesinde dalga vuruyordu. Düriye Hanım'a içinden derdi ki: "Elinden geleni ardına koyma, Sinan'ı benden alamazsın. İşte on sene oldu, uyur uyanık tek bir soluğum yok ki Sinan'la yanak yanağa, ruh rûha yaşamamış olayım. Kuru kalıbı senin yanında durur, seninle yatar kalkar; ama asıl kendisi benim canımın içinde gömülü kaldı. Eyvah ben günah işledim: Sevdiğimi orta yerinden biçtim, koparabildiğim tarafını çektim, aldım. Rûhunu zaptettim onun, kendi rûhuma perçinledim, kâinatın tılsımı geri sökemez. Kıskanma nâfile, aydaş karı; duâ et, senin de, benim de, onun da Hak yardımcımız olsun. Şimdi de can parçası Nûri'm senin gözüne dikendir. Evet, onu ben doğurdum. Dedim ya sana... Sarı Sipâhîler ikiye biçildi. Namları unvanları, debdebe sâmanları Şâhinkonak'ta kaldı. Pekyürek, güçlü bilek, aydın kafa, güzel yüz, bunlar cevizlik bahçelerine göçtü. Ben benimki ile kanaatteyim. Gel sen de huysuzlanma, nasîbine katlan."