Safiye Erol’un ruh işçiliğiyle dokuduğu Ciğerdelen ve Nihal Atsız’ın bir ruhun karanlık dehlizlerinde gezdirdiği Ruh Adam... Bu iki eser, Türk edebiyatının sadece kağıt üzerinde değil, kalbin en derin katmanlarında buluşan iki mahzun zirvesidir. Biri Tuna boylarından gelen bir sızının, diğeri ise bir askerin gururla harmanlanmış melankolisinin öyküsüdür.
Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığınızda odadaki hava değişir; sanki asırlar öncesinden bir rüzgar gelip perdenizi havalandırmıştır. Safiye Erol’un Ciğerdelen’i böyledir. O, sadece bir roman değil; vatanın, aşkın ve aidiyetin ciğerden gelen bir feryadıdır. Ancak bu feryadı asıl anlamlı kılan, Nihal Atsız’ın Ruh Adam’ında Selim Pusat’ın elinde tuttuğu o kitapta gizlidir.
Atsız Bey,Ruh Adam'da Selim Pusat aracılığıyla Ciğerdelen'den bahsederken aslında bir edebi takdirden fazlasını yapar. Pusat’ın o huzursuz, sürgün ve mağrur ruhu; Ciğerdelen’in satırlarında kendi yansımasını bulur. Atsız’ın kahramanı için bu kitap, geçmişin görkemli ama hüzünlü hatırasına tutulan bir aynadır. İki kitap arasındaki bu bağ, aslında Türk ruhunun hem savaşçı hem de naif tarafının kucaklaşmasıdır.
Ciğerdelen, bizi Tuna boylarına, kahramanlıkların ve büyük ayrılıkların tam ortasına bırakır. Kitapta geçen şu ifade, eserin ruhunu özetler:
Aşk, bir nevi şehitliktir. Bu yolda can veren, aslında sonsuzluğa ermiş demektir.
Safiye Erol, aşkı beşeri bir heyecandan çıkarıp ilahi bir yanışa dönüştürür. Romandaki Turhan ve Cangüzel karakterleri, sadece birbirlerini değil, aslında bir ideali, bir yurdu ve o yurdun kaybolan ruhunu ararlar. Bu arayış, okuyucunun göğsüne ince bir sızı olarak yerleşir.
Kitabın en hüzünlü yanı, insanın kaderiyle olan amansız kavgasıdır. Safiye Erol, dili bir kuyumcu titizliğiyle işlerken şu tespiti