İnsan birini sevince onu anlamak için elinden gelen her şeyi yapıyormuş değil mi Nisera?
Üstelik bunun için aynı evde uyanmak, aynı masada oturmak, hatta “biz” olmak bile gerekmiyormuş. Bazen bir insanı en çok, ona hiç dokunamadan tanıyormuşsun. Şimdilerde okuduğun şiir kitabında anne kaybını anlatan bir şairin dizeleri var mesela. Her satırda biraz daha açılıyor içindeki boşluk. Sen okuduğun cümlelerde onun yaralarını görüyorsun. Gördükçe sarmak istiyorsun. Sarmak istedikçe, o yaranın sana ne kadar uzak olduğunu fark ediyorsun. İnsan en çok dokunmak istediği acıya yetişemiyormuş.
Sonra bir bakıyorsun, o yaralarını başkalarına anlatıyor. Başkalarının omzunda dinleniyor, başka gözlerde anlaşılmaya çalışıyor. İçinden “Hayır,” diyorsun, “o yaraları gerçekten gören benim.” Ama bazı insanlar, kendilerini en sessiz sevenleri duymuyor Nisera. Çünkü insan en çok, gürültülü sevgilere inanıyor. Sessiz kalanların içinde kopan fırtınaları kimse fark etmiyor.
Ve sen ona bakarken kendi yaralarını unutuyorsun. Uykusuzluklarını, yorgunluklarını, içinden geçen karanlık düşünceleri… Kendini ihmal ede ede seviyorsun onu. Birinin acısını taşımaya çalışırken kendi omuzlarının çöktüğünü fark etmiyorsun bile. Belki de sevmenin en acı tarafı bu; insan sevdiğinin hikâyesinde kaybolurken kendi hikâyesini yarım bırakıyor.
Ben sana bakıyorum.
Sen ona bakıyorsun.
O başkasına.
Belki de hayat dediğimiz şey, birbirine hep birkaç adım geç kalan insanların hikâyesinden ibaret. Yanlış insan olduğumuzdan değil de, aynı acının içinde farklı zamanlarda kaybolduğumuzdan böyle oldu belki. Çünkü bazı insanlar birbirini gerçekten sever ama aynı anda birbirine yetişemez. Birinin eli uzanırken diğeri çoktan vazgeçmiştir. Biri kal demeye cesaret ettiğinde diğeri gitmenin yorgunluğunu yüklenmiştir içine.