Bazen insan, kendi hayatının seyircisi gibi hissediyor. Sanki sahnede biri var; konuşuyor, gülüyor, kararlar alıyor… ama o kişi tam olarak “sen” değilmiş gibi. Günler geçiyor, saatler doluyor, takvim yaprakları düşüyor. Ve sen, o akışın içinde bir yerde, kendine yetişmeye çalışıyorsun.
Hiç düşündün mü, en son ne zaman gerçekten durup kendini dinledin? Gürültüsüz, beklentisiz, kimseye bir şey kanıtlama ihtiyacı hissetmeden… Sadece kendinle kaldığın bir an. Çoğumuzun cevabı biraz gecikmeli geliyor bu soruya. Çünkü hayat, durmayı pek sevmiyor. Sürekli bir yerlere yetişmemiz gerekiyormuş gibi hissettiriyor bize.
Oysa bazı şeyler aceleye gelmez. Bir insanı anlamak mesela… ya da bir duyguyu sindirmek. Kırılmak, toparlanmak, affetmek… Bunların hepsi zaman ister. Ama biz, çoğu zaman hızla iyileşmek zorundaymışız gibi davranıyoruz. Yara daha kapanmadan “iyiyim” diyoruz. Belki de en çok bu yüzden, içimizde yarım kalmış cümleler birikiyor.
Herkesin içinde sessiz bir oda vardır. Kimsenin bilmediği, kimsenin girmediği… Orada sakladığımız korkular, söyleyemediğimiz sözler, vazgeçmek zorunda kaldığımız hayaller durur. Ve bazen, o odaya girip kapıyı kapatmak gerekir. Kaçmak için değil; anlamak için.
Çünkü insan, en çok kendinden kaçarken yorulur.
Belki de hayatın en büyük cesareti, dış dünyaya karşı güçlü görünmek değil; kendi iç dünyana dürüst olabilmektir. “Ben aslında böyle hissetmiyorum” diyebilmek… “Bu beni incitti” diyebilmek… Ya da daha basiti, “Bilmiyorum” diyebilmek.
Garip bir şekilde, en çok da bu üç kelime korkutur insanı: bilmiyorum. Oysa bilmemek, bir son değil; bir başlangıçtır. Yeni bir yolun, yeni bir düşüncenin, belki de yeni bir “sen”in başlangıcı.
Hayat dediğimiz şey, büyük anlardan çok küçük fark edişlerden oluşuyor aslında. Bir cümlenin ortasında durup