Zukoddd

Zukoddd
@Zukod
Bazen okur bazen yazar..Bazen okumaz sadece izler.Nefes alır ama yaşamaz
Bitir Şu Zehirli Hikâyeyi !!
Sen bana gerçek bir veda etmeden, ben bu hikâyeyi hep devam ettireceğim. Yarım bırakılmış cümleler gibi, içimde tamamlanmayı bekleyen bir şeyler olacak.Oysa bazı hikâyeler susarak değil, konuşarak bitmeli. Bazı gidişler, ardında kapı aralıkları değil, net bir kapanış bırakmalı.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Seni rüyamda gördüm. Nasılsın ?
Rüyalar, insanın en savunmasız hâlinin en özgür anlatımıdır. Gün içinde susturulan ne varsa, gece sessizliğin içinde dile gelir. Kimi zaman yarım kalmış bir cümle, kimi zaman hiç yaşanmamış bir ihtimal olarak belirir. Rüyalar, zihnin değil; kalbin hafızasıdır aslında. Çünkü insan unuttuğunu sandığı her şeyi, rüyalarında yeniden hatırlar. Bir rüyaya düşmek, kendine düşmektir biraz da. Orada zaman eğilir, mekân silinir, gerçeklik yerini hislerin çıplak hâline bırakır. Belki de bu yüzden bazı rüyalar sabahın ilk ışığında bile peşimizi bırakmaz. İçimizde yankılanan bir sahne gibi kalır; açıklayamadığımız ama hissettiğimiz. Rüyalar bazen bir kaçıştır, bazen yüzleşme. Kaçtığını sandığın şeyle, aslında en saf hâliyle karşılaşmaktır. İnsan en çok rüyalarında dürüst olur kendine. Ne inkâr kalır ne de saklanacak bir yer. Sadece hisler vardır, olduğu gibi. Ve bazı rüyalar vardır ki, uyanınca bile bitmez. Gözlerini açarsın ama içinde hâlâ devam eder. İşte o an anlarsın; rüya dediğin şey sadece geceye ait değildir. İnsan bazen en derin rüyasını, gözleri açıkken görür. Belki de rüyalar, bize kendimizi hatırlatmak için vardır. Unuttuğumuz duyguları, bastırdığımız gerçekleri, söyleyemediğimiz cümleleri usulca önümüze bırakır. Ve her sabah, o rüyanın içinden biraz değişmiş biri olarak uyanırız. Çünkü bazı rüyalar görülmez sadece… yaşanır, hissedilir ve insanın içinde iz bırakır.
https://youtu.be/-OUi41ISEJc?si=aCTgZKtzal67292b
Olmazlara,olmayacaklara,olacakken yarı yolda bırakanlara,olamayanlara...
Derin İnsan
Hayat, dışarıda olan bitenden çok, içeride nasıl yankılandığıyla ilgilidir. Aynı olay iki farklı insana dokunur; biri yıkılır, diğeri güçlenir. Çünkü mesele yaşanan değil, hissedilen ve anlamlandırılandır. İnsan, çoğu zaman kendi hikâyesinin hem yazarı hem de en acımasız eleştirmenidir. Kendine söylediği sözler, başkalarının söylediklerinden daha derin iz bırakır. Bir insanın iç sesi sertse, dünya ne kadar yumuşak olursa olsun, yaşam hep biraz zor gelir. Ama o iç ses bir gün değişirse, en karmaşık yollar bile yürünebilir hâle gelir. Kimse göründüğü kadar güçlü değildir. Ve kimse sandığı kadar yalnız da değildir. İnsanlar çoğu zaman en çok anlaşıldıkları yerde değil, en az anlaşılmayı bekledikleri yerde çözülürler. Çünkü insan, güveni hesaplayarak değil, hissederek verir. En derin yaralar çoğu zaman yabancılardan değil, yakın hissedilenlerden gelir. Birinin hayatına girmek kolaydır; asıl mesele, orada nasıl kaldığındır. İnsan, sevildiği kadar değil; değer gördüğü kadar kalır. Ve bazen bir eksik ilgi, en büyük vedaların başlangıcı olur. İnsan değişir. Hem de sandığından çok daha fazla. Bir gün “asla” dediği şeyin içinde bulur kendini, ya da “dayanamam” dediği acının içinden geçip yine de yürümeye devam eder. Çünkü insan, kırıldığı yerden zayıflamaz her zaman; bazen tam da oradan güçlenir. Kimseye yetişmek zorunda değilsin. Hayat bir yarış değil, bir yolculuk. Kimi hızlı gider, kimi durarak öğrenir. Ama herkesin yolu kendine özgüdür.
Kayıp Şehir
İnsan dediğin, tek bir bedene sığdırılmış kalabalık bir şehirdir. Sokaklarında eski anılar dolaşır, bazıları ışıklı vitrinler gibi göz alıcı, bazıları terk edilmiş dükkânlar kadar sessiz ve kırık. Herkes dışarıdan baktığında bir yüz görür; oysa içeride sayısız ihtimal, yarım kalmış cümle ve söylenmemiş duygular yaşar. Bir insanı tanımak, aslında bir haritayı ezberlemek değildir. Çünkü insan sabit kalmaz; yolları değişir, köprüleri yıkılır, yeni mahalleler kurar kendine. Dün güldüğü şeye bugün susabilir, bugün vazgeçtiğini yarın özleyebilir. Bu yüzden insanı anlamaya çalışmak, kesin sonuçlar aramak değil; değişimi kabullenmeyi öğrenmektir. En garip tarafı da şudur: İnsan, en çok kendine yabancı olur. Başkalarının kalbini çözmeye çalışırken, kendi içindeki o derin odaların kapısını çoğu zaman aralamaz. Oysa en büyük gürültü, dışarıdan değil içeriden gelir. Bir kırgınlık yıllarca konuşur mesela, ama sesi sadece geceleri duyulur. Ve insan… Sevilmek ister, ama anlaşılmadan sevilmek onu eksik bırakır. Anlaşılmak ister, ama tüm çıplaklığıyla görülmekten de korkar. Tam da bu çelişkide yaşar; bir adım yaklaşır, iki adım geri çekilir. Sanki kalbi bir sarkaçtır—cesaret ile korku arasında gidip gelen. Belki de insan olmanın en dürüst tanımı şudur: Eksik kalmayı bile bile sevmeye devam etmek. Kırılacağını bilse de kalbini tamamen saklamamak. Ve her şeye rağmen, içinde bir yerlerde hâlâ iyiliğe yer açabilmek. Çünkü insan, en çok yaralı olduğu yerden büyür. Ve bazen en güzel tarafını, kimsenin görmediği o sessiz savaşlarda kazanır. İnsan dediğin… Bir gün kendine vardığında, bütün yolların aslında hep oraya çıktığını fark eden bir yolcudur.