Atatürk 1936 yılında Afet İnan’a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:
“Mu ve May, yani Uygur Türk alfabesinin bütün medeni dünyada ilk alfabe olduğunu görmekle… bahtiyar olduk.”
İnsan bazen yorulur.
Hayattan, insanlardan, kendinden…
Kalabalıkların içinde bile
kendini yalnız hisseder.
İşte o anlarda,
bir kitap iyi gelir insana.
Yazmak, içindekileri dökmek…
Bazen bir resim anlatır söyleyemediklerini,
bazen bir şarkı tutar elinden.
Sinema olur hayali,
tiyatro olur hayatın kendisi.
Sanat, insana nefes aldırır.
Mutluyken daha mutlu eder,
üzgünken acıyı hafifletir.
Ağladığında yanında olur,
sevindiğinde sesine karışır.
Belki her şeyi çözmez,
ama insanı ayakta tutar.
Türk ulusu Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılmış dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar; onun adına ‘Türk eli’ derler. Türk yurdu çok daha büyüktü. Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk’e yurttaşlık etmemiş bir anakara yoktur. Bütün yeryüzünde Asya, Avrupa, Afrika, Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri yeni tarih belgeleri göstermektedir.”
— M. Kemal Atatürk (A. Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün Elyazıları, s. 14)
Atatürk, Türk tarihini sadece geçmişte değil, geleceğin ufuklarında arayan bir dehaydı. O’nun başlattığı o büyük tarih ve kimlik uyanışı yarım kalmasaydı; bugün köklerimiz kim bilir ne kadar derine iner, dallarımız hangi kıtalara uzanırdı? Bize çizdiği 'Türk Eli' vizyonuyla, bugün sadece sınırlarımızı değil, tarihin derinliklerini de onunla keşfediyor olmayı ne çok isterdik...