Şunu öğrendim ki, “keşke” kelimesi beslendikçe büyüyen bir canavar. İlk söylendiğinde masum bir iç geçirmesidir;“şöyle yapsaydım iyiydi“ dersin. İkinci deyişinde bir sızı olur. Üçüncüde bir senaryoya dönüşür. Dördüncüde hayatının yaşanmamış, pırıl pırıl, kusursuz bir “alternatif versiyonu” olur çıkar karşına. Beşinci kez tekrar ettiğinde, o hayali senaryo, elindeki gerçek hayatın üzerine gölge gibi çöker. Güneşi kapatır.
Neye elini atsan o gölgeyi görürsün. Bir şeye sevinecek olsan, “keşke o gün öyle olmasaydı da bu sevinç tam olsaydı“ diyerek zehirlersin anı.
Geçmişi değiştirmek için harcadığın her nefes, bugüne yapılmış bir ihanettir.
Çünkü yalnız olmadığını bilmek, bu dünyadaki en güçlü ağrı kesicidir.
Bizler, “hallederiz“ nesliyiz.
Kendi söküğünü diken, kendi yarasını saran, ağlarken gülen, düşerken toparlayan o “güçlü“ çocuklarız. Ama bu güç, bizi hasta etti. Duygusuzluğu metanet, kaçınmayı çözüm, duvar örmeyi korunma sandık. Hissizleştiçe büyüdüğümüzü düşündük. Oysa büyümek, nasırlaşmak değildir. Büyümek, o nasırları yumuşatıp, altındaki taze deriyi ortaya çıkarabilme cesaretidir.
Biz, iyileşmeyi “değişmek“ zannediyoruz. Başka biri olmak, daha sakin, daha başarılı, daha umursamaz, daha “tam“ biri olmak… Sanki şu anki halimiz defolu bir ürünmüş gibi, sürekli kendimizi iade etmeye, değiştirmeye çalışıyoruz. Galiba insanın en büyük trajedisi, kendisi olmaya çalışırken, kendinden başka her şeye dönüşmesi olabilir.