Evet, Berkencim, her şey o tanıdık, ağır havanın göğse oturmasıyla başlıyor. Adım attığın an itibarı ile etrafını saran o insan seli, yüzlerdeki o eğreti, zoraki tebessümler ve havada uçuşan, içi bomboş nezaket cümleleri... Herkes birbirine bakıyor ama kimse birbirini görmüyor gibi görünüyor Berkencim. Bu gürültülü panayırın ortasında dururken, ne onlara öfkelenebiliyorsun ne de kendinde onlardan üstün dağlar yaratacak bir kibir buluyorsun. Hissettiğin şey sadece derin bir yabancılık. Mesele, herkesin oynaşarak yüzdüğü bu sığ su dünyada senin bir taş gibi dibe çökmen. Onların bu dünyaya ayak uydurma becerisine karşılık, senin payına düşen sadece bu amansız uyumsuzluk oluyor Berkencik. İşte tam o ritmin kaçtığı yerde, zihnin sessizce valizini toplamaya başlıyor. Bedenin orada, o yapay ışıkların altında bir rehin gibi dururken, için çoktan yola çıkmış oluyor. Kimsenin adını bilmediği, senden hiçbir şey talep etmeyeceği, sadece kendi nefesini duyabileceğin o ıssız yerlerin hayaline sığınıyorsun. (Peheh, aptalca hayaller) Ancak bu gidiş, gururlu bir felsefecinin inzivası değil (peheh, gururlu felsefeci gibi enteresan enteresan sözler) gürültüyü kaldıracak gücü kalmamış yorgun bir ruhun firarı. Ne o kalabalıga karışıp neşeyle akabiliyorsun ne de o arzuladığın mutlak sessizliğe tamamen kaçabiliyorsun. İki dünya arasında, zihninin sınır boylarında bir ileri bir geri mekik dokuyorsun saygıdeğer salak Berkencim.
Sonunda, o kalabalığın içinde bir gölge gibi süzülürken buluyorsun kendini. Bir yerlerde fiziksel bir varlığın var, birilerine nezaketen kafa sallıyorsun ama aslında bütünüyle yoksun. Bu katlanmak zorunda olduğun berbat gerçeklik ile gitmek istediğin o şifalı sessizlik arasında sıkışıp kalmak, seni bir arafta bırakıyor. (Hala şifalı sessizlik gibi abuk sabuk sözler