Berken

Berken
Ne li vir im, ne jî li wir… Artık alıntıları paylaşmayı bıraktım, okuduklarım sadece bende kalsın. Buraya ise sadece ara sıra bir şeyler karalamak için uğrayacağım.
İnşaat Mühendisi
İstanbul
Bakur, 9 Nisan 1999
33 okur puanı
Nisan 2026 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Rahmi Koç: "Doktor, Kürt kadınının derdini dinlemiş. Hanımefendi, perdenin arkasına gidin, soyunun, deyince kadın, Doktor bey, demiş, ilk sen soyun." Güya komik olduğunu zannediyor, yanındaki Binali Yıldırım ve bir kadın da kıkır kıkır gülüyor. Bari kadınlığından utan! Milyarlık servetler, devasa holdingler, koca koca unvanlar... Hepsi bir araya geliyor ve ortaya çıkan vizyon kahvehane köşesindeki en leş, en düzeysiz muhabbeti geçemiyor. Gerçekten tam bir sefalet. ​Karşılıklı geçip, içinde hem katıksız bir ırkçılık barındıran hem de kadını aşağılıkça nesneleştiren bir salaklığa sırıta sırıta gülüyorlar. Bir kadının varlığını, bir halkın kimliğini kendi aralarındaki o sığ ve çiğ eğlenceye meze yapacak kadar alçalmışlar. İşin acı tarafı, bunu yaparken ne kadar iğrenç durduklarının farkında bile olmayacak kadar fildişi kulelerine hapsolmuşlar. ​Sizin o parlatılmış elit kimliklerinizin altından resmen lağım akıyor. Ne o kibirli takım elbiseleriniz ne de oturduğunuz o yüksek koltuklar zihninizdeki bu çürümüşlüğü, bu ırkçı ve eril zihniyeti gizlemeye yetmiyor. ​Bu saygısızlığı, bu kibri sadece kınamak yetmez. Opet'ten Yapı Kredi'ye, Arçelik'ten Koçtaş'a kadar bu holdinge ait ne varsa boykot ediyoruz. Parasıyla her şeyi satın alabileceğini, herkesi aşağılayabileceğini sanan bu feodal, ırkçı kafaya tepkimizi tüketimden gelen gücümüzle veriyoruz. ​Bu çirkinliğe ortak olmayın, tepkinizi koyun ve boykotu büyütün!
1000Kitap
Reklam
Hayatın karmaşasına karşı kendimize süslü sığınaklar inşa edip, orada güvende olduğumuz yalanına inandırıyoruz kendimizi. Oysa kaderin küçük bir fısıltısı bile yetiyor, üstümüze titrediğimiz o sırça sarayları başımıza yıkmaya. Kazandığımızı sandığımız her cephede aslında biraz daha eksiliyor, biraz daha çıplak kalıyoruz. En nihayetinde, upuzun bir ömrün içinden geçip de heybemizde kalan tek şey ; ne yapsak dolduramayacağımız o dipsiz, o tanıdık, o upuzun boşluk oluyor.
Edebiyat
Ha en uyumlu renklerin içinde asil bir duruş sergilemişsin, ha paçavralar içinde kaybolup gitmişsin; koskoca evrenin karşısında hepimiz aynı çıplaklıkla ve aynı çaresizlikle duruyoruz.
Edebiyat
Erken yatıp erken kalkacakmışız ki günü yakalayalım. Neyi yakalıyoruz? Birkaç saat daha fazla çalışmayı mı, yoksa daha başarılı bir köle olmayı mı? ​Sanki yüzlerce yıl yaşayacakmışız gibi her güne bir anlam, her saate bir misyon yüklüyorlar. Yok zinde ol, yok pozitif kal... Hepsi bomboş birer illüzyon! İşin sonunda hepimiz ölüp gidecez ve geriye ne zindeliğimiz kalacak ne de o çok değer verdiğimiz uykularımız. Bir toz tanesinden bile küçük hayatlarımızla dünyayı kurtaracak gibi kasmaktan vazgeçin artık. Erken uyumuşsun, geç uyumuşsun, zinde uyanmışsın, sürünmüşsün... Hiçbir önemi yok! Gerçekten hiçbir önemi yok!
Edebiyat
İnsan, her sabah aynı bedenle uyansa da her defasında başka bir iklimin eşiğinde buluyor kendini. Ruhun bu dur durak bilmeyen salınımı, ne bir kararsızlık ne de bir zayıflık aslında, sadece hayatta olmanın, kabuğunu her an tazeleyen bir bilincin doğal ritmi. Çoğu zaman bir duygunun içinde sabitlenmeyi, ayaklarımızı bastığımız zeminin hiç sarsılmamasını istiyoruz. Güvenli bir liman, değişmeyen bir neşe ya da sınırları belli bir hüzün arıyoruz. Oysa içimizdeki hava durumu, dışarıdaki mevsimlerden çok daha bagımsız ve aceleci. Bir an geliyor, göğsümüzü genişleten, dünyayı sığdırabileceğimiz kadar büyük bir ferahlık her şeyi kaplıyor; hemen ardından, hiçbir somut sebep yokken, pencereden sızan sıradan bir ışık gölgesiyle o koca evren daralabiliyor. Bunu bir değişkenlik veya tutarsızlık olarak görmek, insanın kendi derinliğine haksızlık etmesi demektir bence. Ruh hali dediğimiz şey, durağan bir su birikintisi değil, sürekli akan, çarptığı taşlara göre yön değiştiren, bazen durulan bazen de köpüren bir nehir. İstikrarlı bir çizgide kalmaya zorlanan her duygu, zamanla mekanikleşir ve sahiciliğini kaybeder. Oysa aniden gelen bir iç sıkıntısı da, sebepsiz bir hafiflik de insanın kendi varlığını derinden hissetme biçimidir. ​Belki de modern dünyanın en büyük yanılgısı, bizi her an verimli, her an neşeli ve her an aynı çizgide görme arzusudur. İnsanı kusursuz bir makine gibi tek viteste çalıştırmaya uğraşan bu anlayiş, ruhun esnekliğini ıskalıyor. Dalgalanmak, düşmek ya da bir anda gökyüzüne fırlayacakmış gibi hissetmek, kırılganlığın değil, aksine hissetme yeteneğinin ne kadar canlı olduğunun kanıtıdır. Kendimizi bir duygunun içindeyken o duygunun ebedi kiracısı sanmaktan vazgeçtiğimizde, bu gelgitlerin sunduğu zenginliği de fark etmeye başlıyoruz. İçimizdeki bu sürekli
Edebiyat
Reklam