İnsan, her sabah aynı bedenle uyansa da her defasında başka bir iklimin eşiğinde buluyor kendini. Ruhun bu dur durak bilmeyen salınımı, ne bir kararsızlık ne de bir zayıflık aslında, sadece hayatta olmanın, kabuğunu her an tazeleyen bir bilincin doğal ritmi. Çoğu zaman bir duygunun içinde sabitlenmeyi, ayaklarımızı bastığımız zeminin hiç sarsılmamasını istiyoruz. Güvenli bir liman, değişmeyen bir neşe ya da sınırları belli bir hüzün arıyoruz. Oysa içimizdeki hava durumu, dışarıdaki mevsimlerden çok daha bagımsız ve aceleci. Bir an geliyor, göğsümüzü genişleten, dünyayı sığdırabileceğimiz kadar büyük bir ferahlık her şeyi kaplıyor; hemen ardından, hiçbir somut sebep yokken, pencereden sızan sıradan bir ışık gölgesiyle o koca evren daralabiliyor. Bunu bir değişkenlik veya tutarsızlık olarak görmek, insanın kendi derinliğine haksızlık etmesi demektir bence. Ruh hali dediğimiz şey, durağan bir su birikintisi değil, sürekli akan, çarptığı taşlara göre yön değiştiren, bazen durulan bazen de köpüren bir nehir. İstikrarlı bir çizgide kalmaya zorlanan her duygu, zamanla mekanikleşir ve sahiciliğini kaybeder. Oysa aniden gelen bir iç sıkıntısı da, sebepsiz bir hafiflik de insanın kendi varlığını derinden hissetme biçimidir.
Belki de modern dünyanın en büyük yanılgısı, bizi her an verimli, her an neşeli ve her an aynı çizgide görme arzusudur. İnsanı kusursuz bir makine gibi tek viteste çalıştırmaya uğraşan bu anlayiş, ruhun esnekliğini ıskalıyor. Dalgalanmak, düşmek ya da bir anda gökyüzüne fırlayacakmış gibi hissetmek, kırılganlığın değil, aksine hissetme yeteneğinin ne kadar canlı olduğunun kanıtıdır. Kendimizi bir duygunun içindeyken o duygunun ebedi kiracısı sanmaktan vazgeçtiğimizde, bu gelgitlerin sunduğu zenginliği de fark etmeye başlıyoruz. İçimizdeki bu sürekli