Dostoyevski okumak, insanın kendi zihninin bodrum katına inip elinde fenerle köşe bucak sakladığı pislikleri araması gibidir (Bence). Hani bazen gecenin üçünde yatakta dönerken aklınıza yıllar önce yaptığınız bir saçmalık gelir, ufacık bir haksızlık için içinizi garip bir sızı kaplar ya, işte Dostocum o sızıyı alıp 600 sayfalık bir şahesere dönüştüren adamdır. Onun kitaplarında kusursuz, jilet gibi, her şeyi doğru yapan tek bir kahraman bulamazsınız. Aksine, karşınıza çıkan herkes bir parça kırıktır. Yeraltından Notlar'daki o huysuz ve gururlu adamın modern dünyanın samimiyetsizliğine karşı duyduğu nefret, aslında bugün plazalarda zoraki gülücükler atan beyaz yakalının iç sesidir. Ya da Karamazov Kardeşler'deki İvan'ın o keskin, mantıklı ama insanı çıldırtan nihilizmi, bugün her şeye rasyonel bir kılıf uydurmaya çalışan modern entelektüelin ta kendisidir. Dostoyevski 'yi edebiyatın ağır abisi yapan şey, insanı sadece iyiliğiyle ya da sadece kötülüğüyle ele almamasıdır. Onun evreninde en azılı katil bile bir gecede kutsal bir aydınlanma yaşayabilir, en dürüst görünen insan ise ufacık bir çıkar için ruhunu satabilir. Bu yüzden onun kitaplarını bitirdiğinizde elinizde bir katil veya kahraman kalmaz; elinizde çırılçıplak, bütün çelişkileriyle yüzleşmiş bir insan kalır. Bugünün dünyası bize sürekli kusursuz olmayı, her an mutlu görünmeyi ve başarıyı bir din gibi kutsamayı dayatırken, Dostoyevski arkadan sinsice yaklaşıp kulağımıza "Saçmalama, hepimiz biraz deliyiz, hepimiz biraz çaresiziz ve asıl mucize bu çamurun içinden sevgiyle çıkabilmekte" diye fısıldar. İşte bu yüzden, üzerinden asırlar geçse de, her insan dalıp gittiği o uykusuz gecelerde mutlaka bir Dostoyevski karakterine dönüşür.