Kitap okumak, çoğu zaman bir kaçış gibi başlar ama zamanla bir dönüşüme evrilir. 1000Kitap'ta profilimizi doldururken, okuduğumuz sayfaları işaretlerken aslında kendi iç dünyamızı da yavaş yavaş haritalandırıyoruz. Ama bazen fark etmiyoruz; o kadar çok kitap arasında koşuşturuyoruz ki, okuduklarımızla gerçekten buluşmayı unutuyoruz. Asıl mesele, bir kitabı bitirdikten sonra onunla ne yaptığımız. Sadece okundu diye işaretleyip bir sonrakine mi geçiyoruz, yoksa o kitap içimizde bir süre daha yaşamaya devam ediyor mu? Gerçek aydınlanma burada başlıyor. Bir romanın karakteriyle haftalarca zihinsel sohbet etmek, bir felsefe metninden aldığın bir cümleyi hayatının zor anlarında kendine hatırlatmak, bir tarih kitabından öğrendiğin bir detayla bugünün olaylarını daha derin okumak… İşte bunlar kitap okumanın asıl meyvesi. Platformda birbirimizin listelerini gezerken " bu insan ne çok okumuş" diye imrenmek yerine şunu sormak daha anlamlı: Bu kitaplar onu nasıl değiştirdi? Hangi düşünce kalıplarını kırdı, hangi önyargılarını yumuşattı? Çünkü okuma, nihayetinde empati yeteneğimizi genişleten, dünyayı daha karmaşık ve aynı zamanda daha anlaşılır kılan bir alet. Ama bu aleti kullanmayı bilmezsek elimizde sadece rafları dolduran kâğıt yığınları kalıyor.
Bazen de az okumak daha faydalı olabiliyor. Bir kitabı aceleyle bitirmek yerine, sindire sindire okumak, hatta yarım bırakıp zamanı geldiğinde geri dönmek. Herkesin okuma temposu farklı. Kimisi yılda elli kitap okur ama içinden sadece beşi kalıcı iz bırakır, kimisi yılda on kitap okur ama her biriyle bambaşka bir insan olarak çıkar. Önemli olan miktar değil, o kitapların senin zihninde yarattığı kimyasal reaksiyon.
Bir de şu var: Okuduklarımızı başkalarıyla paylaşırken samimi olalım. "Muhteşemdi, herkese tavsiye" demek yerine, o