Hz. Ali (r.a) buyurdu:
"Söz, sen onu söyleyinceye kadar senin esirindir. Söyledikten sonra ise sen onun esiri olursun. Altın ve gümüşü saklayıp koruduğun gibi, dilini de koru. Çünkü nice söz vardır ki bir nimeti elde etmeye, nice söz de bir musibeti başa getirmeye sebep olur."
"İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, Kur'ân onların gönlünde eskir. Saçmalıyıp, ne yaptıklarını bilmez hâle gelirler." Rasûlullah'a:
-Ey Allah'in Rasûlü! Onların saçmalayıp, ne yaptıklarını bilmez hâle gelmesi de ne demektir, diye soruldu.
Rasûlullah (s.a.v): - Onlardan birisi Kur'ân okur; ama onda bir tatlılık ve lezzet bulamaz. Bir sûreyi okumaya başlar; bütün gayesi sûrenin sonuna ulaşmaktır. Yasaklanan şeyleri yapacak olsalar: 'Allah'ım bizi bağışla' derler. Farz olan şeyleri terk edecek olsalar: Allah bize azap etmez; çünkü biz hiçbir şeyi O'na şirk koşmuyoruz derler. Onların işleri umuttan ibarettir. Hiçbir korkuları da yoktur. İşte onlar Allah'ın lanetleyip, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir, diyerek cevap verdi. Sonra da: "Acaba onlar hiç Kur'an'ı düşiünmezler mi, yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?"
(47/Muhammed, 24) ayetini okudu.
Tevhid bu dinin başı, ortası ve sonudur. Hiçbir şey onsuz olmaz, hiçbir amel o olmadan kabul edilmezdir. O bırakılarak başka şeylerle uğraşmak, bu dinin hakkıyla anlaşılmadığının açık bir göstergesidir.
Sufyan-ı Sevrî (r.h), nasıl can vereceğinden çok endişe eder, bunu düşündükçe de ağlar ve hüzne kapılırdı. Bu durumu bilen arkadaşlarından bazıları bir gün yanına gelerek ona: "Ey Ebu Abdillah! Ümit var olmalısın; çünkü Allah'ın affı, senin günahlarından çok daha büyüktür" dediler. Onların meseleyi anlamadığını düşünen Sufyan (r.h) onlara şu müthiş sözle cevap verdi:
"Ben günahlarıma mı ağlıyorum sanki ! Eğer ben tevhid üzere öleceğimi kesin olarak bilsem, Allah'a, dağlar büyüklüğünde günahlarla kavuşmaktan asla korkmam!"