nsanlar anlardan oluşur belki de. İnsan kendi anılarıyla kolaj yapar çoğu zaman. Bunun adına da tecrübe denir. Anılar ve tecrübe söz konusu ise zaman düz bir çizgi olmaktan çıkar. Biz konuşurken, çağrışımsal yaklaşım sergileriz çoğunlukla. Tüm anılar toplanır o ana sıkışır sanki. Yarım yamalak görsel işitsel kokusal kanıtlar an’ı ve konuşmamızı şekillendirir. Yapıştırıp devam ederiz yaşamaya. Biraz çocukluk anıları biraz duyduğumuz hikayeler biraz eğitim kalıntıları hepsi üşüşür zihnimize. Zamanın çizgisel veya süredizimsel olduğu ise bir yanılsamadır. Süre gelen bir sarmaldır hayat. Yemek içmek uyumak ve diğer faliyetler süregelen döngünün parçalarıdır ve bize aittir. Çevresel şartlar ise bu döngü üzerinde olumlu veya olumsuz etkiye sahiptir. Freudingen bir bakış ile bakacak olursak yaşadığımız her şey bize dil sürçmeleri rüyalar olarak geri gelir ve biz o anın tüm öfkesini Sevinç’ini buna göre yaşarız. Bilinçaltı dediğimiz o Umman bizde daima etki bırakır, konuşmamıza davranışımıza yansır:
“...annem, sanki haince bir alayla birleşik bir ad takmıştır bu engelli insanlara, onlara (gövde-adamlar) ve insanı (tıpkı kırkayak, karadul ya da peygamberdevesi gibi) içten içe ürperten bu adda, onun ağzında, biraz da söylerken takındığı edadan gelen, küçültücü, iç karartıcı, umutsuz bir şeyler seziliyordu belli belirsiz: Sanki suçluyordu onları, sakatlıklarını açıkça sergilemelerinin yanı sıra, yalnızca var oldukları için, o güne dek sevdiği tek adamı ondan koparıp alan bu savaştan, neredeyse ikiye bölünmüş ama canlı çıktıları için; ve bu korkunç adlandırmada belli belirsiz bir korkaklık gölgesi olduğu kadar, bir haset, kıskançlık ve acıma kokusu da vardı;..”
Bilinç akışı içinde görsel deneyimlerin bize sunduğu imkanlar içinde yapılan tüm eylemler bir birikimin sonucu elbette.